Kısa mı, Uzun mu?

Nurdan Tümbek Tekeoğlu’nun yazıp, yönettiği bir kurmaca, İki Yaka Yarım Aşk. Film, topraklarımızda geçen, bu topraklarda yaşayan insanların yaşadığı bir acıyı aşk üzerinden işlemeye çalışıyor.

Bir filmin hem senaristi hem yönetmeni olmak pek sık rastladığımız bir durum değil. Bu ikisi bir araya geldiği zaman başarıyla aktarılmış bir öyküyü izleyeceğimizi düşünebiliriz. Ancak bu filmde ne yazık ki başarılı bir anlatıma rastlamıyoruz.

Film, Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus değişimi sırasında göç eden insanları anlatıyor. Lozan Barış Antlaşmasının bir maddesi sebebiyle yeni kurulan Yunanistan sınırları içinde kalan, Türkçe konuşan Müslümanların bir kısmı, yaşadıkları yerlerdeki nüfus yapısının Yunanlılar lehine değişmesi için Türkiye’ye göç ettirildi.

Türkiye’de bulunan halkın bir kısmı ise Rumca konuştukları gerekçesiyle yeni devlete nüfus kazandırmak üzere Yunanistan topraklarına zorunlu olarak göç ettirildi.

Bunun bir yansıması olarak insanların yaşanmışlıkları, yaşayacakları yarım kaldı. Filmimiz de tam bu konuya değinerek yarım kalmış bir aşk üzerinden zorunlu göç sorununa değinmeye çalışıyor.

Filmi zamansal olarak ikiye bölebiliriz. Öykünün ilk bölümü geçmiş zaman diliminde geçiyor ve bir ailenin Türkiye’ye gelişini, burada insanların onlara olan davranışlarını anlatıyor. İkinci bölüm ise günümüz zamanında geçiyor ve yarım kalan aşk devam ettiriliyor.
Filmin açıları, mekanları güzel seçilmiş. Öyle ki izleyenler mekâna takılıp kalmıyor, her şey doğal seyrinde ilerliyor. Ta ki kişilikler konuşmaya, bizler öyküyü tanımaya başlayana kadar.

Yerimizden, Yurdumuzdan Edildik

Aile, yolda başlıyor yakınmaya; “yerimizden, yurdumuzdan edildik”. Konuyu en başından öğrenmemiz güzel. Ama film boyunca bu yakınma devam ediyor. Filmde kişilikler hiçbir şey yaşamıyor gibi, yatıyorlar, kalkıyorlar, yürüyorlar, yiyorlar ama tek konuştukları şey göç. Bu insanlar başka hiçbir şey düşünmüyor mu, hiç şaka yapmıyorlar mı, hiç gülmüyorlar mı, hiç acıkmıyor, hiç susamıyorlar mı? diye düşünüyor insan.

Bu sırada ailenin en küçük çocuğu aşık oluyor ve hah diyoruz; nihayet biraz onları tanımaya başlayacağız. Ama öyle olmuyor, aşık olduğu kızla olan sahnelerinde de aynı konu işlenmeye devam ediyor.

Konuyu bu kadar çok göze sokmak hem öyküyü yaşatan kişilikleri tanımamızı hem de öyküyü içselleştirmemizi engelliyor.

İnsanların yaşadığı yere duyduğu özlem ve sevgi bir yana bırakıp, yarım aşk meselesine gelirsek; ailenin en küçüğü Ali’nin yaşadığı aşk, yerleştikleri yeni yerden taşınmalarıyla filme adını veriyor.

Filmin ikinci bölümü ise geçmişin işlendiği sahnelere göre daha akışkan tasarlanmış. Yarım kalan aşkı belki de tamamlamak adına yönetmen yıllar sonra bu iki kişiliği karşılaştırıyor. Bundan sonrası daha merakla izlenebilecekken Ali’nin öldüğünü öğreniyoruz ve bu aşk tamamlanamadan film bitiyor.

Filmi süre açısından ele alacak olursak; uzun metraj filmler için fazla kısa, kısa filmler için ise fazla uzun kaçıyor. Kırk üç dakika süren film, belki bütçe yüzünden, belki senaryo yüzünden, belki de bir tercih olarak böyle ayarlanmış olabilir.

Sinema dilinin çok yansıtılamadığı bu filmin tek güzel yanı gerçek bir yaşam öyküsüne dayanıyor olması, denilebilir.

Bunun dışında film için bir başka güzel söz, seçilen türkü için söylenebilir. Filmin akıllarda bıraktığı tek olumlu iz, yıllardır söylenen o türkü: ‘’Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı / O bizim kavuşmalarımız a yârim, mahşere kaldı / O bizim kavuşmalarımız a yârim, mahşere kaldı…’’

Ali Mansur Köse

"Sevgiler Paylaştıkça Büyür."
http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız