BAŞKANIN ADAMLARI

Larry Beinhart’ın “Amerikan Kahramanı” adlı romanından uyarlanan ve Hilary Henkin tarafından senaryolaştırılan, bizde “Başkanın Adamları” olarak gösterilen filmin yönetmeni, Barry Levinson.

Türkiye’de 1998 yılında gösterime girmiş 15 milyon dolar bütçeli film, 1997 yapımı ve süresi 97 dakika.

Yönetmen Barry Levinson’u peşpeşe çektiği iki muhteşem filmden hatırlıyoruz. “Günaydın Vietnam” (1987) ve kendisine Oskar kazandıran “Yağmur Adam” (1988)… Ayrıca “Bugsy” (1991), “Taciz” (1994), “Kardeş Gibiydiler” (1996), “Küre” (1998) gibi ses getiren filmleri yöneten Levinson, yapımcılık, senaristlik ve çoğunluğu kendi yönettiği filmlerde küçük çaplı oyunculuklar yapmış, tam bir sinema emekçisi.
“Başkanın Adamları” da işte tam bir Holivut’un kurdu olan böyle biri tarafından çekilebilirdi. Öyle ya, Holivut’un gücünü, etkisini, çapını ve belki de “görünmeyen” fonksiyonunu ortaya koymak için bir film çekilecekse, bunu Levinson’dan daha iyi kim kotarabilirdi?

Wag the Dog - 1997
Başkanın Adamları – 1997 / Robert De niro

Levinson, sinemanın iki devini, Dustin Hoffman’ı (ki Hoffman “Yağmur Adam”daki olağanüstü rolüyle hem kendisine hem de Levinson’a Akademi ödülü kazandırmıştı), ve Robert de Niro’yu bir araya getirdiği “Başkanın Adamları”, gerek yönetmenlik ve gerekse oyunculuklar açısından beklentileri karşılayan bir film olmamasına rağmen, konusu ve mesajları açısından dikkatleri çekmişti.

Amerikan ya da diğer adıyla Holivud sinemasının, diğer ülke sinemalarıyla en önemli farklardan biri, kendi ülkesinin sistemini, kurumlarını eleştirebilen, yeren, taşlayan, ti’ye alan ve sorgulayan filmler de üretebilmesidir. Yargı sistemi, polis kurumu, sağlık kuruluşları, borsa, spor, eğitim… Akla gelebilecek bütün anlayış ve uygulamaları ciddi ya da gayri ciddi, bütün türleri kullanarak eleştirebilen filmleri çeken Holivud, aslında bütün dünyaya şu mesajı veriyor: “Ben yaparım! Çünkü güç bende!” “Başkanın Adamları”ndaki yapımcı rolündeki Stanley Motss (Dustin Hoffman) karakterinin de dediği işte budur: “Ben başlatırım, ben bitiririm. Ben bitti demeden hiçbir şey bitmez!”

Konusuna gelince: Seçimlere az bir süre kala, Beyaz Saray’a gelen ziyaretçi kızlardan biri Başkan’ın kendisini taciz ettiği iddiasıyla ortaya çıkar. Muhaliflerin hemen üzerine atladığı bu iddia, şüphesiz Başkan’ın oy oranını düşürecektir. Bunun önüne geçmek için, iş bilir bir danışman olan Konrad Brean (Robert de Niro) devreye girer. Brean, Başkan’ın ziyarete gittiği Çin’de bir gün daha fazla kalmasını isteyerek işe başlar. Önündeki 24 saatte öyle bir şeyler bulmalıdır ki, bu taciz olayı ikinci plana atılsın ve hatta bir süre sonra unutulsun… Aklına ilk gelen şey de şudur: Arnavutluk’ta nükleer bomba üretiliyor, bu bomba Kanada üzerinden geçirilerek ABD’de patlatılacak. Dolayısıyla ABD ile Arnavutluk arasında savaş çıkmak üzeredir.

Medya kanalıyla bu hayalî-uydurma bilgi kamuoyuna yansıtılır. Gerçekten bu ilginç haber anında kamuoyunda karşılık bulur. Peki ama, sadece bu haber yeterli olacak mıdır? Bu haberi süslemek, altını doldurmak ve “gerçekçi” hale getirmek lazımdır. İşte burada ünlü Holivut yapımcısına ihtiyaç duyulur ve ondan yardım istenir. O kadar “iyi” film yapmasına rağmen takdir edilmeyen (mesela bir Oskar alamayan) yapımcı, artık önüne takdir edileceği bir projenin geldiğini görür ve kendi ekibiyle birlikte hayali bir savaş kurgusu hazırlar. Şarkılar hazırlanır, uydurma filmler, haberler çekilir; daha sonra, bir “kahraman” devreye sürülür. Önlerine çıkan pürüzleri ve engelleri bile yine uydurma senaryolarla “olumlu” şekle dönüştürürler. Neticede Başkan’ın düşmüş olan oyları tekrar yükselir ve hedefe ulaşılmış olunur.

wag the dog 1997
Başkanın adamları – 1997 /Dustin Hoffman, Anne Heche, Robert De Niro

Daha önce, bir çok filmde medyanın-iletişim araçlarının kamuoyunu nasıl yönlendirdiğini, manipüle ettiğini, etkilediğini görmüştük. Bu kez, Holivut’un da nasıl böyle bir şeyi yapma gücüne sahip olduğunu ve bunu nasıl gerçekleştirdiğini görüyoruz bu filmde. Yine medyanın başrol etkisi var fakat bu kez kendisi Holivut tarafından yönlendiriliyor.
Medya-siyaset-ideoloji-propaganda-iletişim unsurlarının iç içe geçtiği, birbirlerine bağlı-bağımlı-muhtaç olduğu bir gerçektir ve bu film bu “muhtaçlık-bağlılık” olgusunun nasıl, ne şekilde işlerlik kazandığını gözler önüne seriyor.

Mesele “inandırıcı” olabilmektir. Gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi gösterebilmek zordur elbette ve eğer bu zoru başaracak altyapınız, imkanlarınız ve yaratıcı zekanız varsa, inandırıcılığınızın etkisi daha da güçlü olur. Amerika’daki insanların belki de yüzde doksanının, nerede olduğunu bilmediği, adını dahi duymamış olduğu Arnavutluk’un, ABD’ye yönelik terörist saldırı düzenleyeceğine inanacak hâle gelmesi, kullanılan argümanların “inandırıcı” olmasıyla mümkün hale geliyor. Televizyon ekranlarında, teröristlerin saldırısından kucağındaki bebeğiyle kaçan kadın görüntüsü, bu görüntünün bir stüdyoda teknik hileler kullanılarak oluşturulduğunu bilmeyen vatandaşlar için elbette inandırıcı olacaktır. Burada, kurgu-uydurma ürünlere inanan insanların saflığı, aptallığı değildir sorgulanacak ya da yadırganacak olan… Tersine, kamuoyunu yanlış noktalara yönlendirmek için her türlü entrikayı, kumpası, dalavereyi, sahtekarlığı meşru gören zihniyet sigaya çekilmelidir. Film, işte bunu bir ölçüde yapıyor. “Bizde işler böyle yürür kardeşim!” dercesine ve sanki “kirli çamaşırları” ortaya dökercesine kotarılan bu film, evet, Amerika’yla ilgili kafasında birtakım yargılar olan insanların yüreklerine su serpebilir; “İşte bu ülke böyle, zaten ne beklenirdi ki!” benzeri duygusal yaklaşımlara yol açabilir. Ne var ki, bu rahatlama ve “zaten bildiğimiz bir şeyi bir kez daha görme”nin dayanılmaz hafifliği, başka bir gerçeğin gözden kaçmasına yol açmamalı. O gerçek de, böyle filmlerle (ve özellikle de bu tür filmlerle) bütün dünyaya şu mesajın veriliyor olmasıdır: “Amerika’da -bütün olumsuzluklarına, eleştirilebilir yanları olmasına rağmen- her şey (kurumlar, sistemler, yapılar) güçlüdür ve etkendir. Amerika da, işte bu güçlü kurumların ve sistemlerin bir bütün oluşturmasında ötürü güçlüdür!”

Yönetim şekli ne olursa olsun, bütün dünyada iktidarlar, medyayı (ve diğer araçlarını), kendi çıkarları doğrultusunda ve bunlar aracılığıyla kamuoyunu yönlendirmek için kullanırlar. Sovyetler Birliği döneminde Sovyet sineması, Nazi döneminde Alman sineması özellikle kullanılmıştır. Kitlelere verilecek mesajların ve propagandanın, drama ve kurgu ağırlıklı olmasından ötürü daha etkili olabilen sinemayı kullandığını biliyoruz. Holivut, sahip olduğu potansiyel ve güç itibariyle bunu daha kapsamlı ve etkili yapmaktadır. Hatta öyle ki, ABD’deki kurumları ve sistemi yeriyormuş, eleştiriyormuş, ti’ye alıyormuş gibi yaparken dahi, gözle görülür bir ABD propagandası yapabiliyor. “Başkanın Adamları” da bana göre bu filmlerden biri…

De Niro’nun ve Hoffman’ın vasat oyunculuklarına rağmen, kamuoyunun nasıl manipüle edileceğinin yöntemlerini görmek, anlamak için bu film arşivlerde bulunmalı…

BU PAYLAŞIMI YARARLI BULDUNUZ MU?

Yorumunuzu giriniz
Adınızı buraya yazınız