DÜŞLER

Yönetmenliğini Akira Kurosava’nın yaptığı, 1990 yılında seyirciyle buluşan Düşler filmi, Kurosava’nın çocukluğunda gördüğü sekiz ayrı rüyanın bir araya gelmesiyle oluşturulmuş, lirik bir gaye ile bezenerek işlenen sanatsal yapıya sahiptir. Sekiz parçadan oluşan filmin her bölümünde capcanlı bir tabiat güzellemesine tanık oluruz.

Kurmacanın adı ile başlayacak olursak, sinemanın bir rüya sahnesi olduğu düşüncesi ve teknolojik bağlamda gerçek dışı durumların sergilenmesinin olağan hale gelmesi, Düşler kavramının seçimini açıklayıcı nitelik taşır. Kurosava’nın oluşturmuş olduğu hikayelerin yanı sıra tercih etmiş olduğu atmosferler, ses tonları, şekilleri ve düzeyleri, müzikler, karakterler ve özellikleri, renkler ve tüm teknik olanakların kullanım biçemleri kurmacanın alışılagelmiş sinema seyrinin dışında bir deneyim sağlar.

Filminde opera, resim, müzik, şiir gibi diğer sanat dallarından referans alan Kurosava, anlatısını şiirin sahip olduğu duyguların zamanda yayımına yakınlaştırmak istemiş ve kurmacasında bu durumu ustalıkla işlemiştir. Yönetmenin insanların ses tonlarını özellikle yankılı, derinden ve boğuk olarak kullanmayı tercih etmesi, gerçekliği kırmak için sese de müdahalede bulunulduğunun bir göstergesidir.

Sekiz kısa öykünün bir araya gelerek oluşturduğu Düşler filminde, bölümlerin her birinde ilk önce “Bir rüya gördüm…” yazar ve kesitin ismi gelir. Bölümlerin isimleri sırayla: Yağmurun Arasından Gelen Işık, Şeftali Bahçesi, Tipi, Tünel, Kargalar, Kızıl Fuji Dağı, Ağlayan İblis ve Su Değirmeni Köyü şeklindedir.

Hikayeleri teker teker incelemeden önce genel olarak özetleyecek olursak, yağmur esnasında tilkilerin düğün merasimine tanıklık eden çocuk kesilmiş şeftali ağaçlarının arasında ansızın büyür. Ardından bir tipiye yakalanır, savaşın acı dolu insanlık hikayelerinin hapsolduğu bir tünelden geçmek zorunda kalır. Nihai kurtuluş olarak Vincent Van Gogh’a ulaşır. İnsanlığın bencilliğini temsil eden doğa felaketi ile yüzleşir, bu radyasyon patlaması ile dönüşmüş iblis olarak adlandırılan kişilerle iletişim kurarak ilerler. Ardından aradığı huzuru ondan önce bulmuş olan tabiri caizse bilgeye ulaşır ve yaşamın sırrını öğrenmiş olur. Son bölüme kadar insan icatlarıyla distopik bir yaşam sergilemiş olan yönetmen, son düş aracılığıyla ütopyasını sunmaktadır.

Yağmurun Arasından Gelen Işık isimli rüya sahnesinin olay örgüsü içerisinde baskıya başkaldırı için gerçekleştirilmiş bir karşı hareketin sonuçlarını gözlemlemekteyiz. Geleneksel Japon kültürünün sahip olduğu ev, kıyafet ve aksesuarlar kullanılması kültürel havayı film izlerken tatmamızı ve dönemselliğin bilinciyle izlememizi sağlamış. Küçük bir çocuğa harakiri yapması için tilkilerin gönderdiği söylenen bıçağın annesi tarafından teslim edilmesi ise fedakarlık kavramını sorgulatır niteliktedir. Annelerin evrensel olarak gördüğü çocuklarını koruma iç güdüsü bu filmdeki ana karakteri tarafından tilkilerin güçlü yönü yüzünden terk edilir, boyun eğilir. Merakına yenik düşen çocuğun özür dilemek için gökkuşağının altını bulmaya çıktığı yolda doğanın devasalığı ve çocuğun ufaklığı ile de tezatlık kurulmuş olur. Henüz kültürel kodlar ile bezenmemiş olan çocuk, korkusuz bir şekilde ilerlemektedir. Bu rüya sahnesi boyunca üzerinde beyaz bir kimono görürüz.

Filmin ikinci düşü olan Şeftali Bahçesi’nde ise merakın tetiklediği bir takip sonucunda ailesinin suçundan dolayı yargılanacak olan çocuğun kendisini aklama gayretini görmekteyiz. Bu ayrımda ise çocuk siyah bir kimono giyinmiştir. Önceki bölümdeki gibi geleneksel Japon kültürünün hakim olduğu atmosferde çocuğun önceki bölüme kıyasla tezatlığı yaşadığı mekanın değişiminden kaynaklıdır. Ailesinin kestiği şeftali ağaçlarının ruhunun yargıladığı çocuk suçsuzluğunu kanıtladıktan sonra adeta bir opera sahnelenir ve çocuk ödül olarak kesilen şeftali ağaçlarının çiçek açışını görür. Fakat gerçekliğe geri dönen çocuk geleceğinde habercisi olan kurak bir ortam ve kesilmiş ağaç kökleriyle baş başa kalır. 400 Darbe (Truffaut, 1959) filmindeki gibi çocuğun yüzünün donuklaşarak ekranda bir süre durması seyircinin bir an olsun filme yabancılaşma istemini açıklamaktadır.

Tipi isimli rüya sahnesinde ise önceki bölümlerin sahip olduğu geleneksel Japon kültürünün ve doğasının aksine soğuk bir atmosferler ile karşılaşırız. Kıyafetlerinden anladığımız üzere başka bir coğrafyada savaşta olan askeri birlik doğa koşullarına karşı mücadele halindedir. Liderlik bilinci ile takımını yönlendiren asker, kendisini bırakmayarak güce direnir ve sonunda ekibiyle beraber düşsel yolculuğunda kampına ulaşır.

Birliğinde tek başına ölmemiş olarak eve döndüğünü gördüğümüz komutan, bilinçaltını ve korkularını somutlaştıran ve bu rüya bölümüne adını veren Tünel’in içerisinden geçmektedir. Kasvetli ve uzun bir yapısı olan tünelin başında ve sonunda askeri cephaneyle donanmış köpeğin komutana karşı saldırgan tavırları ve askerlerin sorgulayıcı donuk yüz ifadeleri komutanı iyice rehavete sürükler. Rüya ayrımı, insanların kahramanlık kavramına sahip olabilmek adına yaşamlarının sona ermesini kınayıcı bir yapıya sahiptir.
Vincent Van Gogh ile buluştuğumuz Kargalar sahnesinde sanat ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair sorgulama fırsatı elde etmiş oluyoruz. Bir müzede Vincent’in eserleri önünde duran gencin tablonun içerisine girerek Van Gogh ile görüştüğüne şahit oluyoruz. Yol boyunca Van Gogh’a ulaşana kadar gerçek mekanlar arasından ilerleyen genç, resim çizmek için sabırsızlanan ve kendisini lokomotif olarak niteleyen ressamın ardından ilerler. Ona ulaşmak için çizimler arasından yürüyen genç nihayet onu bulduğunda Vincent Van Gogh’un ‘Çavdar Tarlası’ tablosunu resmettiği gerçek mekana döner. Kurguda eş zamanlı olarak lokomotif düdüğü sesiyle kargaların uçuşması sonucu genç sergi alanına döner ve tablolardan uzaklaşır.

Distopik bir ortamı tasvirlediği Kızıl Fuji Dağı ve Ağlayan İblis rüya ayrımları birbirlerinin devamı niteliğindedirler. Kızıl Fuji Dağı düşü, insanlığın kendi icatlarıyla kendisini ve geleceği yok edebileceği kuramını doğrular. Diyaloglarda geçen kelime seçimleri gücün insanı dönüştürüşüşüne ve erke sahip olanların kötüye kullanımına karşı isyan niteliğindedir. Kendisinden ziyade çocuklarını korumak isteyen ve onları korumak isteyen adamın tutumu genç yaşama verilen değeri betimlemektedir. Tüm bu öz kıyım sonucu oluşan dünyada yaşayan evrimleşmiş Ağlayan İblis sahnesindeki insanlar ise geçmişte yaptıkları kötülükleri bedelini boynuzlarının verdiği acının ızdırapları aracılığıyla ödemektedirler. Didaktik bir öğretiyle ilerleyen bu rüya ayrımları insanlığa uyarı niteliği taşımaktadır.

Son rüya sahnesi olan Su Değirmeni Köyü’nde ise yaşamı olumlayıcı doğa ve insan hareketleri ile karşılaşmış oluruz. Bu ayrımdaki insanlar, ilk iki rüya sahnelerindeki gibi Geleneksel Japon Kültürüne uygun olarak giyinmiş, kapitalizmin yozlaştırdığı kötücül yaşamdan uzakta, doğayla iç içe ve uyumlu olarak ilerleyen kişiler olarak gösterilmiştir. Ancak doğanın bir parçası olarak yaşanıldığı müddetçe mutluluğun, huzurun ve uzun yaşamın olağanlaşabileceğini niteleyen diyaloglar öze dönüşü kabullendirici düzeydedirler. Din, makine, bilim ve teknolojiden uzak köyde kendi ahlaksal kodlarıyla yaşayan yerliler doğumu ve ölümü aynı neşeyle karşılamaktadırlar. Bu durum ise onların yaşamı kutsallaştırdıklarına işaret eder.

Kurosava, Düşler’inde çok katmanlı olarak kurguladığı hikayelerinin sinemaya aktarımında uzun ve durağan çekimler tercih etmiş olmasına rağmen seyircinin merakını diri tutuyor. Akira Kurosava çoğu filminde olduğu gibi bu kurmacasında da varlık, düzen, yaşam ve mutlak huzur arayış yollarının sorgulama uygulamını etkin kılan bir yapıya sahip.

Ayşenur Teke

DÜŞLER İZLE

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Yorumlayınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız