http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Gözden kaçan, kaçırılan, etki alanımızda olması gerekirken ilgi alanımıza kayan, unutmaya, unutturulmaya eğilimli konular çevresinde kurulan kurmacaları Sinemasalı gönüllüleriyle izlemeyi sürdürüyoruz. Nisan ayının ilk filmi Partition adlı, Kanada, Güney Afrika ve İngiltere ortak yapımı bir aşk kurmacasıydı.

Türkçeye Bölünme adıyla çevrilen film, Kristin Kreuk’un canlandırdığı Müslüman bir genç kız olan Nesimhan’la, Jimi Mistry’nin oynadığı Sih bir eski asker olan Gian arasında yaşanan ilişki özelinde, savaş ve bölünmenin insanlar üzerindeki etkilerini anlatıyor.

Bölünmenin yaşandığı coğrafyada yaşanılanlar bizlere çok yabancı değil. Yakın zamanda Balkanlarda yaşanan ve biri diğerine düşman küçük ülkeciklerin ortaya çıkarılmasıyla sonlanan çatışmaların bir benzeri 1947 yılında, neredeyse yüz yıldır İngilizlerin işgali altında sömürülen Hindistan’da yaşanmış.

Öykünün gelişimi bilindik sömürgeci yaklaşımının bir özeti gibi. Aynı topraklarda birlikte yaşayanlar arasındaki farklılıklar düşmanlık nedeni olarak gösterilir ve çatışmacı, ötekileştirici, yabancılaştırıcı avrupalı yönlendirmelerle bilinçaltı kirletilir. Doygunluk düzeyi yakalandığında, çakılan kıvılcımla kabaran kışkırtılmış topluluklar, kalabalıklar durumuna düşürülür ve istenilen yöne doğru güdülürler. Sömürgeci İngilizlerin denetimi altında ülke, Pakistan ve Hindistan diye ikiye ayrılır. Bu ayrılık ve yer değiştirmeler sırasında milyonlarla ifade edilen sayıda Sih, Hindu ve Müslüman ölür. Sonuçta ülke bölünür ve sömürgecilerin gözetiminde göreceli barış sağlanır.

Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir diyen ve bu parçalanmayı tasarlayanlar, amaç hâsıl olunca yeni hamlelerini işleme koyarlar. Barış döneminde sömürecekleri alanlarda faaliyetlerine bir zarar gelmemesi için daha önce birbirine düşürdükleri toplulukları, bu kez barıştırma yoluna giderler. Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından peş peşe gösterime giren Balkan filmlerini hatırlayanlara tanıdık gelen bir çabayla 1947 bölünmesinin ardından da Sih-Hindu-Müslüman kardeşliğinden dem vuran filmler devreye sokulur.

Partition (Bölünme), o filmler dizisinin 2007 yılında çekileni. Yönetmen Vic Sarin, senaryosunu Patricia Finn ile birlikte yazdığı filmde, geçerli sinema kurallarına sadık kalarak, izleyiciye hoş gelen bir anlatım ortaya koyuyor. Sihlere ve Müslümanlara bir arada yaşayabileceklerini anlatıyor, sanki birlikte yaşarken onları ayıran, savaştıran kendi kanadının siyasetçileri, askerleri değilmiş gibi.

Filmin ilgi çeken bir yanı da aynı adla çekilmiş ikinci film olması. 1987 yılında çekilen Partition filminden yirmi yıl sonra olayları kendi akışına bırakmak istemeyen bir anlayışla mı 2007 yılında yenisi çekilmiş, yoksa yeni bir sürecin başlamasına mı denk gelmiş doğrusu anlamak zor.

Güzel bir Nisan akşamında, Yunus Emre Enstitüsü’nde güler yüzlü arkadaşlarımızın konukseverlikle ikram ettikleri çaylarımızı yudumlayarak filmimizi izlerken, “Bölünme” filminin geçtiği ülkelerde şimdi neler oluyor diye düşünmeden edemedik. Filmin sonunda, Pakistan ve Hindistan hakkında bildiklerimizi paylaştık.

Asya ve Afrika’nın kimi yerlerinde Türklerin egemenliklerinin sona ermesiyle başlayan İngiliz işgallerinin benzeri bu bölgede de yaşanmış. Şah Cihan’ın karısı Mümtaz’a yaptırdığı ve Tac Mahal olarak bilinen yapıyla anımsadığımız bölgenin geçmişinin doğrudan Türklerle İlgili olduğunu gördük. Babür Şah (1527 – 1530), Hümayun Şah (1530 – 1556), Ekber Şah (1556 – 1605), Cihangir Şah (1605 – 1627), Şah Cihan (1627 – 1658) ve Âlemgir (1658 – 1707) yönetimleri zamanında Türk etki alanında olan bölge zamanla, Portekizlilerle birlikte İngilizlerin ticaret üssü haline gelmiş. 1800’lü yılların başından itibaren de tamamen sömürgecilerin denetimine geçmiş ama Türklerle ve Türkiye ile ilişkiler sürmüş.

Konuştukça konunun derinliği ortaya çıkıyordu ama sürenin darlığını gözönünde tutarak başlıklarla yetindik. Hindistan bölünmeden önce orada yaşayan Müslümanların Türk İstiklal Mücadelesine katkılarını, Mustafa Kemal’in silah arkadaşları ve Mehmetçik için “Muhammed’in Askerleri” diye övgüler yağdıran İkbal’i; Urdu, Tacik ve Kırmançı dillerinin Türkçe kaynaklı ve Türkler tarafından yaratılmış diller olduğunu haykıran Ergeş Uçkun’u; Dünyadaki en fazla Müslüman nüfusun yaşadığı Hindistan’ı ve Mutlu Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında bize ambargo uygulayan müttefiklerimizin aksine varını yoğunu bizimle paylaşan Pakistan’ı yâd ettik.

Ardından, güçlü devletlerin kendi siyasetlerini, sıradan halka hissettirmeden kabul ettirmelerinin en etkin yolunun sinema olduğu hususunda bir kez daha hemfikir olduk.

Bir Sinemasalı etkinliğini daha geride bırakarak, evlerimize döndük, izlememiz istenen televizyon kanallarıyla baş başa kaldık.

İçinde yaşadığımız “zamanın ruhu” farklı düşünenleri ve konuşanları “paranoyak” ilan ediyor ya, eyvallah, buna alıştık. Ama sıcağı sıcağına Bloomberg HT kanalında, Charlie Rose’un programına konuk olan Senatör George Mitchell, üç yüz civarında insansız hava aracının Afganistan – Pakistan semalarında terörist avını sürdürdüğü ve buna devam edecekleri bilgisini veriyordu. Kimin ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar verenlerin izlencesi bu yöndeydi: Terörle mücadele. Yabancıların işgali terör ve teröristle örtülüyor, işgalciler kurtarıcı gösterilmeye devam ediyordu. “Az önce buradan İngilizler geçmiş” sözüyle anlatılan, fitne ve fesattan düşmanlığa, kargaşaya, acı ve gözyaşına evrilen yıkıcı durumun bölgede sürdüğünün de bir anlatımıydı, söylenenler. Yaşanılanlara bakıldığında, koşullar değişmeden sonuçlar değişmez kuralına göre önümüzdeki süreçte yeni bir “Bölünme” kurmacası daha çevrileceğini söylemek güç değil, üzerimize yapıştırılmaya çabalanan paronaya hiç değil…

Ahmet Kömeçoğlu