http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

“ Ben enstrüman da çaldım, şimdi fotoğraf çekiyorum, tiyatroyla da uğraştım çok dallı budaklıyım. Sanat bende bir açlık …”
Sinemasalı ailesi olarak çekimlerini tamamladığımız Törüngey adlı kısa filmde, oyuncu olarak yer alan Hakan Önal ile Hakan Önal ve Törüngey hakkında konuştuk.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1982 doğumluyum. Altı yaşına kadar Konya’nın bir köyünde yaşadım ondan sonra 1988’de Ankara’ya geldik, ailemle Keçiören’e taşındık. 2001’e kadar ilkokulu Keçiören‘de okudum. Liseyi yatılı Hasanoğlan Anadolu lisesinde okudum. Oradan mezun olduktan sonra Eskişehir de işitme engelliler öğretmenliğini kazandım. Dört yılım Eskişehir de geçti. 2007’de tekrar Ankara’ya döndüm. Hep evde oturdum yaptığım hiçbir şey yoktu. Liseyi yatılı okumuştum okul Ankara’nın dışındaydı. Eskişehir de dört yıl yaşadıktan sonra Ankara’ya tekrar gelmem demek Ankara’yı arkadaş anlamında da, çevre anlamında da baştan inşa etmem demekti. İlk sene biraz sıkıntılı geçti. O noktada da “Düşkapanı Sanat Merkezi” devreye girdi. Yönetmenimiz Evren Ersan’ın bir projesi vardı. Şamanizm ile ilgili iş yerinden ortak bir arkadaşımız projesinden bahsetti böyle bir proje var yer almak ister misin dedi bende isterim dedim. Ankara da sahne sanatları denen olaya girmem böyle başladı. Daha sonra askerlik süreci başladı. Askerden döndükten sonra da Evren “Bir oyun var yer alır mısın ?”dedi alırım dedim ve bir araya geldik. Aslında Banu ve diğer arkadaşlar benden daha deneyimliler. Ben askerdeyken onlar oyun çalışıp, çıkarıyorlardı. Sonra “Düşkapanı Sanat Merkezi” çatısı altında toplandık, hala da oradayız.

Tiyatro yeteneğinizin farkına nasıl vardınız?
İlk sahneye çıkışım ortaokul da oldu. İki tane skeçte oynamıştım. Birinde polis memurunu oynadım diğerinde de Nasrettin Hocayı oynadım. Sonra lise ikinci sınıftayken de Ülker Köksal’ın “Uzaklar” adlı oyununu oynadık. Ankara’ya gelip de başladığım bir şey değil tiyatro, çok öncesinden gelen ve kıpır kıpır bir yerlerimde hep olan ama benim şimdi önem atfettiğim bir şey. Önceleri sadece eğlenceydi, taklit yapmam gibi… Taklit yapmakla tiyatro yapmak arasında fark vardır oysa. Tiyatrocu taklit yapabilen bir kişi değildir aslında, o bir yanılgıdır. Aslında ilgi değildi bende tiyatro… Benim öyle içimden sivrilen bir yeteneğim yoktu. Ben enstrüman da çaldım, şimdi fotoğraf çekiyorum, tiyatroyla da uğraştım çok dallı budaklıyım. Sanat bende bir açlık gibi… Sivrilen bir yeteneğim yok mesela şu anda da karakalem dersi de alıyorum. Tamam, benim yeteneğim bunun üstüneymiş diyip kendime o kadar iyi gördüğüm hiçbir şey yok aslında. Hep böyle kırılma anları vardır hayatta bir şey olur hayatınız o tarafa eğriliverir. Benim hayatım daha çok bu tip şeylerle, savrulmayla geçti. Biri gelip “Şuna ihtiyaç var gelir misin?” der ben giderim, hiç gelmem demem. Hepsine açığım. Şansıma da hep iyi insanlar çıktı karşıma, hep güzel şeyler teklif ettiler o sayede gelişti. Mesela Mustafa adında tiyatrocu bir arkadaşım işini bıraktı tiyatro yapabilmek için benim öyle bir cesaretim yok, o noktada kendime o kadarda güvenim yok. Ben üyesi olduğum “Düşkapanı” içinde en geçmişi olmayanım, hepsi bir yerlerden kurs aldılar, eğitim aldılar. Benim ise oyunculuğum “Düşkapanı” ile birlikte birkaç tık üste çıktı ama öncesinde sadece sosyal bir paylaşımdı. İlk oynadığım perdeli oyun olan Ülker Köksal’ın Uzaklar oyunundan sonra, o keyfi yaşadıktan sonra, vazgeçemedim. Çünkü bir şey sunup hemen sıcağı sıcağına aldığınız dönüşümü düşünün. Bir resim yaparsınız öldükten sonra değerlenir ama tiyatro hemen anında size geri dönüş yapar. Ben tiyatroya devam etmeliyim, çok keyifli olduğu fikriyle devam etti bende. Lisedeki gurubumuzda çok keyifliydi ve başlangıç noktam oldu. Zaten yatılı okulda bir yere ait olma isteği bir şeylerin kendini var etmesi daha baskındı. Buradaki gibi bu olmazsa buna gideyim gibi bir şey değildi. Hayatınız okulun içinde geçiyordu öyle olunca onun tadı daha da başka olmuştu. Üniversitede de devam edeyim dedim hatta birkaç grubu kovaladım ama nedense bir şey beni itti, belki de ortamı sevmedim ve üniversitede tiyatroyla ilgili bir şey yapmadım ama şöyle bir şey oldu bol bol film izledim. Üniversite de öyle çok şey öğrendim ki sinema adına… Sonra da geldim dediğim gibi “Düşkapanı” ile tekrar tiyatroya devam ettim. Dönüp baktığımda lisede tiyatroyla ile ilgili hatırladığım, lisede ki koordinatör müdürünün çocuğu tiyatro yönetmenliği son sınıf öğrenciymiş. Bizim okula deneme sınavı yapmaya geldiklerinde iki rehberlikçi öğretmen aralarında konuşurlarken bizim okulda öğretmenimiz benim tiyatroya ya ilgimin olduğundan bahsetmiş. Burada koordinatör olan müdür oğlunun da ilgili olması nedeniyle olsa gerek, istersen sana burada bir sınıf ayarlayalım istersen seni tiyatro ile alakalı bir bölüme yerleştirebiliriz diyerek bir teklif bile sunmuştu. Teklif diyorum çünkü o dönemde hayatımı tiyatro üzerinden kurmak bir yana, hayatım nereye gidecek ne yapacağım ben diye hayata dair başka sorularım vardı ve teklif olarak kaldı. Ve ailem saçmalama öyle şey mi olur dediler tiyatro ile alakalı gelen bu teklife. Bende önemsemedim martta gel konuşalım demişti bende kovalamayınca bu olay böylece kaldı ve öylece bitti.

Sanat nerede ben orada cümlesi sizin için doğru bir cümle mi?
Sanatçılık demek çok iddialı olur. Tiyatroyla da amatör uğraşıyorum, fotoğrafla da amatör uğraşıyorum, aslında her şeyle amatör uğraşıyorum ama hepsinin ayrı keyifleri var ama hiçbirinde aslında bir iddiam yok. Resim yapmak gibi keyif veriyor bana göre kendini bir şeyler üzerinden ifade etmek keyifli… Kimisi kendini resim yaparak, kimisi şarkı söyleyerek, kimisi sahneye çıkıp bir şeyler yaparak, kimisi fotoğraf çekerek iyi hissediyor ama hepsinin temeli aslında ifadedir. Edebiyatta böyledir, görsel sanatlarda böyledir, sanat dediğiniz şey aslında bireyin içinde biriktirip atmak sonra atmak istediği, sunmak istediği şeydir. Bundan sağlayacağı çıkar önemli değildir ama çıkış sebebi mutlaka ifade etme ihtiyacıdır.

Birçok sanat dalı ile uğraşmışsınız, hangisinde kendinizi daha iyi hissediyorsunuz?
Tiyatronun heyecanı bambaşka… Ben hep acaba bu tiyatronun heyecanımı güzel yoksa çok güzel insanlarla bir arada olduğum için mi bu heyecanı yaşıyorum diye düşünüyorum. Çünkü başka grupla başka şeyler çalıştığımızda aynı keyfi alamayabilirsiniz. Hep vardır ya bir ekip ruhu, sizin ekipte de öyle direk içine düştük direk o ekip ruhu ile bir şeyler yaptık mesela. Öncesinde hiç tanışmıyorduk ama o bir iki günlük çekimlerde sanki hep beraber aylardır çalışıyormuş gibi bir arada o ruhla çalıştık. Yani o heyecan bu insanlarla birlikte çalışıyor olmaktan mı geliyor yoksa tiyatronun mu kendisinden mi geliyor onun ayarına varamadım. Ama bir heyecan verdiği ve usul usul hayatımda diğer sanat dallarına göre bir yer ettiği bariz.

“Deli Saçması” adlı tiyatro oyunda seyirciler tarafından en çok ilgi gören oyuncular arasındaydınız, aldığınız olumlu tepkiler akademik bir eğitim alma konusunda fikir değişikliğine neden oldu mu?
Olmadı aksine bunları yaptıkça olumlu tepkiler övgüleri aldıkça görüyorum ki akademik bir eğitim almak şart değil. İlla ki kendimi geliştirmek isterim ama bunun için illa akademik eğitim şart değil. Çünkü siz sahnede pişiyorsunuz. Bu oyuna aynı sizin Törüngey filmi gibi oldu yani çok meşakkatli çok uzun soluklu bir koşudan sonra ortaya çıktı. Biz bir buçuk yıl kadar oyunun metin olarak oluşumun da da provalar da hep beraber, ekip olarak çalıştık belli yerlerde katkıda bulunduk. Bir buçuk yıl metin çıktı çıkacak diye beklerken, doğaçlamalarla şekillenerek son halini aldı. O süreçte sürekli doğaçlama yapıyoruz, kafamızda bir şeyleri oturtmaya çalışıyoruz. Sonra metin ortaya çıktı bu sefer karakterlerin içine girmek için provalar alamaya başladık. Tabi o süreçte oynanacak salon, afiş vs aksaklıklar oldu. Normalde bir oyunun çıkış süresinin bu kadar uzun olmaması gerekiyor ama bunu en iyi siz anlarsınız Törüngey filminizden ötürü. Aksaklıklar, sorunlar olabiliyor bir buçuk yılın sonunda öyle bir şey ortaya çıkıyor ama bu süreçte sürekli bir şeyler öğreniyorsun. Bundan sonra tiyatro yapmak istiyorum ama bunu için gidip özel bir eğitim alacağım diye bir düşüncem yok. İllaki üstüne bir şeyle koymak önemli ama akademik bir eğitim alma gibi bir amacımda yok.

Törüngey adlı “Sinemasalı” ekibinin bir filminde oynadınız filmle ile ilgili neler düşünüyorsunuz?
Sen, Nurgül ile birlikte Düşkapanı’na geldiğinde Nurgül arkadaşlarım kısa film çekecek dediğinde ben hatırlıyorum “Ne çekeceksiniz? Kısa film mi çekeceksiniz?” diye sorular sorarak ilgilenmiştim. Çok belli etmesem de içten içe bir şeyler yapılıyor, içinde olabilsem dediğimi de hatırlıyorum. Dört yıl evde oturup film izleyince kısa da olsa bende bir şeyler yapayım, bir şeylerin içinde olayım ister istemez diyorsunuz. O zamandan beri benim çekersem şöyle çekeyim dediğim üç tane projem hala duruyor kenarda. Kamera önü, film dediğim şeyin parçası olmak hep istediğim bir şeydi. Seninle görüştüğümüzde heyecanlandım. Umut Sarıkaya’nın bir karikatüründe de anlattığı gibi bir kamera şirketinde konuşuyorlar sayın müdürüm satın alınanların %80’ni kısa film çekme sevdasıyla alıyor ve bu % 80’lik kesimin %95’i kısa film macerasını kendi ayaklarını çekip zoom yaparak sonuçlandırıyor. Kısa filmlerin hep böyle bir havası vardır. Herkesin dilinde hep kısa film çekeceğim lafı vardır ama sizinki ayağı sağlam yere basan bir iş oldu. Bir amaç doğrultusunda siz bir oyuncu arayışındaydınız bu zaten olayın ciddiyetini ortaya koyuyor. Bu ciddiyetle birlikte ister istemez bir heyecan oldu yoksa eline kamerayı alan üç tane genç oyuncu arıyor gibi bir durumda değildiniz. Sizinle görüşüp, senaryoyu okuyarak özellikle de yöneticinin bastığı çekimde bir şeyler yapmış olmaya çalışmak heyecanlıydı. Herkes kısa film çekmek istiyor doğru düzgün bir şey yapılamıyorken böyle bir şeyin içinde olmak yeterince heyecan vericiydi. Üniversite de hep olmuştur birisi kamera almıştır hadi kısa film çekiyoruz kendimizin de oynadığımız zamanları hatırlıyorum. Kameranın gece modunu açıp “ya gece modunda da görünüyormuş” diyerek hadi korku filmi çekelim falan dediğim süreç benim içinde oldu ama sizinki o süreçten bağımsız o kadar laylaylom bir şey değildi.

Çekimlerden biraz bahsedebilir misiniz?
İlginç anlar yaşadık çekimde mesela, dış çekimleri yapıp kapıdan içeri girmişiz köpekte herkes de birbirine uyum sağlamış günü bir şekilde kurtarmışız. Ben işten çıkıp gittiğim için saat gece yarısına gelmişti tam artık böyle son süreçlere geldiğimizde baktık biri oradan bağıra bağıra geliyor. Bende apartmanı bilmiyorum, sizinle de yeni tanıştım şaşkınlıkla izliyorum. Bunlar ne arıyor burada diye bağırmaya başladı gelen hanım anlaşılan apartmanın yöneticisiydi. Kapıcıyı çağırdı ama çok fazla rakı kokuyordu. Hepimiz donduk kaldık tabii orada. Hepimiz şaşırdık ama en şaşıran bendim herhalde… Şaşırıp bir şeyde diyemiyordum, oyuncu olarak sadece oradaydım. Hepimizin teker teker fotoğrafını çekti. Bekir de çek çek böylede çek diye poz veriyor. O ortam gerçekten çok ilginçti.

Peki, yönetici hanım nasıl sakinleşti?
Sakinleşmedi. Polis çağıracağım dedi. Burada eve toplanmışsınız ne yaptığınız falan belli değil diyor birde üstelik. Olayın birde kapının içerisinde bir boyutu var. Çekim yapılan ev Nurgül’ün evi ama daha öncesinde ev arkadaşı yalnız yaşıyormuş kadın Nurgül’ü tanımıyor diğer ev arkadaşını sorup duruyor. O arkadaş da memlekette bir telefon trafiği sürüp gidiyor. Bir yandan hanımefendi ikametgâh soruyor yani ev sahipsiz kaldı da sanki biz dolduk gibi bir durumda var ortada. En sonunda Suat hadi polise gidelim o zaman sizde bizim fotoğrafımızı çektiniz hadi kim kimden şikâyetçi olacak deyince o zaman yönetici hanım dedi ki toplanıp gidin ve böylece herkes kendi dairesine çekildi. Orda da aklıma gelen olay şu izin verip gündüz gece izin falan alınmadı diyerek problem çıkarması hanımefendinin Kemal Sunal’ın filmi var bir tane tam intihar edecekken bir sarhoş Kemal Sunal’ı kurtarıyor ve evine götürüyor sabah katlığında ise Kemal Sunal’ı kovuyor. Bizler de direk o durumun komedisini yaşadık yani. Hanımefendi gündüz izin veriyor akşam gelip “Siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz burada, bu kadar adam toplanmışsınız ”diye çıngar çıkartıyor. Olayın sizden bağımsız, sizinle alakalı bir boyutunun olmadığı zaten hanımefendinin gelişinden belliydi. Tek şanssızlığı çekimler oraya kadar gelmişken kadının ortaya çıkmasıydı.

Çekimlerin durmasından sonra peki neler yaşandı?
Seti toplayıp, çekimleri çöpe atmak zorunda kalsak da biz o sırada eğleniyorduk. Yeni bir çekim için ev yok, köpek yok saat kaç biz ise makarna yapıp yiyoruz. Gecenin o saatinde oturduk bir taraftan bir şeyler oluyor gülüyoruz ama olaya gülmekten başka bir şey yapacak şey yok. Sinirler bozulmuş yorgunluk bir taraftan tam çekimlerin bitmesine az kalmışken böyle bir olayın patlak vermesi tüm çekimlerin çöpe gitmesi bir taraftan… Olanlar sizde mutlaka daha başka boyutta bir iz bırakmıştır ama benim şansıma bende oturup hatırlayıp gülecek çok malzeme oldu. Sonuçta bitirdik ortaya bir şeyler çıkardınız, iyi yâda kötü ortaya bir şeyler koydunuz sonlandırabilmekte çok önemli. Bir şeye başlayıp yarım bırakmak içinde ukde kalması insanların daha kötü bir şey. Onu yıktınız bir ürün koydunuz güzelde tepkiler geldi. Bunun üstüne o olaylar gülünecek hatıralar oldu. O akşam ben demiştim gün gelecek bunların hepsine güleceğiz.(Gülüyor)

Sizin sahnelerinizde bir köpek kullanıldı, zorlandınız mı?
Aslında köpek hiçbir şeyin farkında değildi ama en güzel oyunculuk onundu. Köpek benim iş yerinden bir arkadaşımın köpeğiydi. Arkadaşım yıllık izine gittiğinde bende kalmıştı. Ve arkadaşımın dediğine göre o köpeğin bana karşı özel bir ilgisi var. Beni görünce hopluyor zıplıyor. Çok tanıdık oynadı benimle bu da çok avantaj oldu. Çok uyumlu oynadık rol arkadaşımla. Beni tanıyan benimde tanıdığım bir köpek. O gün bende hayret ettim saat beşe kadar hiçbir şekilde hayvanda olsa belli eder çünkü, hiç sıkılma tepkisi vermedi. Hadi kalk dediğimde tasmasından tutup çekersiniz gelmezse ama o gel dediğimde geldi git dediğimde gitti. O yüzden Şasi’nin de hakkını yiyemeyiz.

Gerilim sahnelerini biz çekerken eğlensek de imkânlardan dolayı çok zorlanarak çektik, sizin oynarken zorlandığınız sahneler oldu mu?
O sahnede ben hiç eğlenmedim. Çünkü en abartılı mimik kullanmam gereken beni en çok zorlayan sahne oydu. “ Törüngey” aslında bende şöyle bir şey oldu aşağı yukarı kendimi oynadım bu benim bekâr yaşıyor olanım tek başıma yaşıyor olmamla da alakalı olarak sabahın sekizinde gidip akşamın onunda gelen bir adamım. Apartmandakilerin de tanımadığı oluyor çoğu zaman. Biri geliyor karşıdan apartmanda rastlaşıyoruz iyi günler yâda merhaba diyorum o ise sadece bakıyor. Bu aslında iki tarafla da alakalı olan bir şey… Bu rolde mesela kendimden çok şey vardı o yaşadığım apartmanda o adamın hayatını yaşıyordum. Evde bekleyen biri yok evde çok vakit geçirmiyorum öyle bir yaşantım var. O yüzden fazla zorlanmadım en çok gerilim sahnelerinde zorladım.

Filmde canlandırdığınız karaktere uzak olmayan bir yaşantıya sahip olduğunuzu söylediniz, filmden sonra bakış açınızda değişiklikler oldu mu?
Bu filmi yaptıktan sonra ben o apartmandan taşındım. Şimdi oturduğum yerde tek mesken benim gerisi iş yeri. Öyle bir komşum yok artık. Yaşlıların yalnızlığı vs. gibi konular ele ayağa düşüp herkesin evet dediği ama önemsemediği bir konu. Törüngey ile birlikte direk içinde olup daha yakından bakıp sorgulama gereği hissettiğinizde illaki bir şeyler oluyor. Törüngey’i çektiğimizde benim üst katım bir tane nene ile dede oturuyorlardı. Ama Törüngeydeki o kadın kadar naif değillerdi. Ben eşyaları taşırken “Merhaba bey amca ben yeni komşunuzum.” dediğimde “bekâr mısın sen?” dedi evet dedim topla eşyalarını topla topla gibi bir tavırla karışlaştım. Bu iki taraflı öyle yalnız yaşayan insan aslında ön yargıyla daha da itiliyor itilince ön yargıyla dâhil de olmak istemiyor. Kendi kabuğunda bir hayatı yaşamaya başlıyor apartman hayatında. Haliyle de sonra bir de diyoruz ki artık insanlar bir birinden habersiz vs. artık çağımızın getirdiği bir şey ama belirli etkileri de var. Mesela şehrin dış kısmına gitmedikçe sokakta top oynayan çocuklar, akşam güneş batarken saklambaç oynayan çocuklar göremezsiniz. Biz ise bunlarla büyüdük. Teknoloji ilerledikçe, hayat daha hızlı akmaya başladıkça insanlar daha da kendi kabuğuna çekilip bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Çocukların hali daha de vahim artık bu nedenle her şey sanalın üstünde ilerlemeye başladı ki facebook mesela iki bin tane arkadaşım var ama beş tanesiyle konuşuyorum. O beş tanesi de benim günlük hayatta görüştüğüm insanlar. Onun dışında sayfanızda iki bin kişi varsa artık sosyalleşmiş olmuyorsunuz. Öyle bir ilizyonun içinde yaşamaya başlıyorsunuz. Yani bu işte çağın getirdiği bir şey bundan kaçamazsınız. Benim çocukluğumda huzur evi kavramı çok şey değildi ama artık yavaş yavaş huzur evleri konusunda da batıya öykünme ön plana çıkıyor. Bir apartmanda bekâr bir adamın yaşlı bir kadından haberdar olmaması aslında o adamında tercih ettiği bir şey değil ama ben kendi yaşantım üzerinden konuştuğumda zaten sabah sekizde çıkıp akşam onda geliyorum zaten evin haricinde bir sosyal hayatım var. Hayatımın büyük bir kısmını kapsayan sosyal bir hayatım var ondan zaman arttırarak komşularımla ilgilenmem yapabileceğim bir şey değil. Git buradan taşın diyen birine de “Bey amca merhaba, nasılsınız?” demek olmuyor, karşılıklı olduğunu düşünüyorum. Filmden sonra başka bir perspektiften bakma ihtiyacı duyuyorsunuz en azından neden bu hale geliyor sorusunu soruyorsunuz. Evet, bu haldeyiz ama neden bu haldeyiz bu çağın getirdiği bir şey mi ki eğer öyleyse benim bazı arkadaşlarımın apartmanı bu çağda yaşamıyor çünkü üstte Muhammed var altta Burçay var tüm apartman birlikteler. Neredeyse dış kapıya güvenseler evin kapısı açık duracak o kadar birbirlerinden haberdarlar, aile gibiler.

Sinema ile alakalı projelerinizin olduğunu söylemiştiniz, biraz anlatabilir misiniz?
Bir tanesi tamamen alanımla ilgili o yüzden de “Başka dilde aşk” filminden nefret ediyorum. Ben işitme engelliler öğretmeniyim konuşamayan veya konuşulanı anlamayan sağlıklı iletişimde bulunamayan çocuklarla çalışıyorum. Bu bazen iki insan sağlıklı bu yetilere sahipken bile konuşamazken çocukların bu insanların direk iletişim kurma çabaları yâda kuramamaları, kuramamalarının içe verdiği dönüklük bunların hepsini çok yakından gözlemleyebiliyorum. İlk düşündüğüm şey bir çocuğun sabah kaklısından akşam yatışına kadar, o günün içerisinde yaşadığı iletişimsizlik kendini anlatamaması yanlış anlaşılması o yıkık köprülerden birine ulaşamama çabası. Bu en son aklıma gelen üstünden dört sene geçti uygulama anlamında hiçbir şey yapmadım. Yapmak isterseniz paylaşabilirim çünkü kendi başıma altından kalkabileceğim bir şey değil.

Gelecekte yapmak istedikleriniz nelerdir?

Geleceği sorduğunuzda aslında hayatınızı üzerine kurmak istediğiniz nedir gibi bir anlam çıkıyor. Gelecekte şunu yapacağım gibi bundan beş yıl sonrasını düşünen bir insan değilim ama bu çizgide devam edeceğim. Güzel insanlarla güzel şeyler paylaşmaya devam etmek istiyorum.

Söyleşi: Çılga GÜREL
Fotoğraf: Erhan Hasan Sarı