ALMANYA’YA HOŞGELDİN!

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Türkçe ve Almanca olarak adlandırılan film, çalıştırılmak üzere geçici bir süre için Almanya’ya götürülen ancak kalıcı olan Türk misafir işçilerin, günümüze ulaşan yaşam öykülerinden izler sunuyor. Film, anlamlı göndermeler ve hoş güldürü geçişleriyle hafifletilen, aslında çaresizliğin ve dayatmaların gölgesindeki hüzünlü bir kendinden vazgeçme hikâyesi anlatıyor.

İki tarafa bağlı, geçmişiyle Türkiye’ye, geleceğiyle Almanya’ya ait bir kuşağın gözüyle, olabildiğince tarafsız olma çabası taşıyan ve şimdiki durumu anlamamıza imkân tanıyan Almanya’ya Hoşgeldin, akıcı sinema diliyle, kolay izlenebilen ve titiz bir sanatsı çalışmanın sonucu olduğunu gösteren sahneleriyle, nitelikli bir kurmaca film.

Filmin girişinde; “1950’li yılların ortalarından itibaren özellikle Güney Avrupa’dan düzenli bir şekilde işgücü gelmeye başladı. İşçi olarak gelmek isteyenler memleketlerinde muayeneden geçiyorlar, yapılan işlem adeta bir hayvan pazarını andırıyordu, Almanya’ya ancak sağlıklı olanlar gidebiliyordu”, ifadelerinde var olan, Almanya’ya gelenlerin hiçte misafir gibi görülmedikleri ve yalnızca birer sayıdan ibaret işçiler olarak görüldüklerini açık eden tavır, aradan geçen onca yıla karşın değişiklik göstermemiş. Göstermemiş olacak ki, filmin adının Almanca kısmı, ikinci tekil şahsa, üstten bir bakışla söylendiğini ifade eden “Almanya’ya hoş geldin!” biçiminde yazılmış. Saygı duyulan bir konuğa söylenen hoş geldiniz yerine hoş geldin! denilmesi, bir tesadüften çok, kılı kırk yaran, işini iyi yapan Alman anlayışının, tasarlanmış bir tavrına işaret ediyor.

Yine daha henüz filmin başında konuşan o dönemdeki Alman yetkilinin, “İş piyasasındaki işgücü açığını biliyorsunuz. O dönem yeterince İtalyan ve İspanyol işçi olmadığından Türk işçilerinden yararlanmaya karar verdik.” diye özetlediği zorunlu katlanma durumunun günümüzdeki yansımaları, filmde, tarafsız görünmeye çalışan bir tarafın gözüyle aktarılmış. Farklı sahnelerde, Almanlara karşı önyargılar, kimi zaman güldürü, kimi zaman hüzün çağrıştıran sahnelerle aktarılmış. Muhammed’in köydeki arkadaşının; “Abim dedi ki, Alman’lar domuz eti ve insan yiyorlarmış, böyle haça asılı ölü bir adamları varmış, hatta onu da yemişler, her Pazar bir kilisede toplanıp onun etini yiyip, kanını içiyorlarmış” sözleri, gülümseten kareler olarak filmde yer almış. Aynı şekilde köylü kadınların “Almanya çok soğukmuş… Alman’lar çok pismiş diyorlar… Almanya’da bir tek patates varmış…” gibi bilmedikleri yerler ve kişiler için başkalarından duydukları olumsuzlukları tekrar etmeleri, bilinmeze doğru gidenlerin acıklı durumlarını çok güzel yansıtmış. Almanya’daki evlerinde ilk kez gördükleri çok kirli alafranga hela üzerine konuşmalar ve annenin çocuklarına “…Ben temizlemeden kimse yapmayacak oraya, kim bilir ne hastalıkları vardır, Almanların” diye uyarması gibi bu cümleden pek çok sahneye yer verilmiş, Almanya’ya Hoşgeldin filminde.

Bu türden önyargılı kişilerin Alman’lar içinde de var olduğunu vurgulayan, Türkiye tarafının gözüyle aktarılmış, iki tarafın arasındaki dengeyi sağlamış görüntüsü veren sahneler de var. Kent içi katarında, çocuklarıyla birlikte bulunan Türk anneden ve çocukların sesinden rahatsız olan yaşlı bir Alman kadınına; “Başka alışkanlıkları yok mu bunların? Durmadan ürüyor vahşiler.” dedirterek Almanların korkularına ve tahammülsüzlüklerine gönderme yapan ve vatandaşlık işlemlerini yapan Alman görevlinin “Alman kültürünü öncü kültür olarak kabul ediyor musunuz? İlk olarak bir Avcılar ve Atıcılar Derneğine üye olacaksınız. Her pazar ”Olay Yeri” dizisine bakıp, Mayorka’da tatil yapacaksınız.” sözleriyle sıradan bir Alman’ın özellikleriyle dalga geçen sahneleri, Türklerin gönlünü almak için yapılmış bölümler olarak sıralayabiliriz.

İlginç iki sahneyi de bu kısma ekleyebiliriz. Biri, filmin başlarında başlayan ve sonunda biten üçüncü kuşağın, Cenk’in yer aldığı sınıf sahnesi: Öğretmen, duvarda bir harita önünde coğrafya dersi veriyor. Çocuklara nereli olduklarını soruyor, hangi memleketten iseler harita üzerinde söylenen yere, o öğrencinin adı yazılı bayrağı koyuyor. Sıra Cenk’e geldiğinde Cenk, önce Almanya diyor, öğretmen, babanın geldiği yeri soruyorum diye yineliyor ve Cenk bu kez Anatolian diyor, diğer çocuklar İtalian diye düzeltiyorlar, Cenk’in yanlış söylediğini düşünerek. Bu ses benzerliğinden doğan karmaşaya öğretmen açıklama getiriyor, Anadolu Türkiye’nin doğusunda diye ve tam işareti koyacakken bakıyor ki Türkiye’nin yarısı haritada yok. Ona da bir açıklama getiriyor; Bu bir Avrupa haritası o yüzden İstanbul var yalnızca, neyse, şuraya koyalım diyor, haritanın bittiği yerde, ona göre Anadolu’ya denk gelen boşluğa Cenk’in adını işaretliyor. Cenk buna bozuluyor ve filmin sonunda Türkiye’den getirdiği bütün Türkiye haritasını öğretmenine veriyor ve Avrupa haritasına ekletiyor.

Diğer sahne ise Muhammed ve kola ile ilgili. Muhammed’in ve Türkiye’deki çocukluk arkadaşlarının bir kola öyküleri var, filmin içinde üç-dört sahnede bu öyküye değişik biçimlerde yer veriliyor. Kolalı sahnelerden biri, 1963 yılı yapımı Susuz Yaz filmindeki bir sahneyle aynı algıyı çağrıştırıyor. Market sahnesinde, Muhammed alışveriş yaparken birden irkiliyor ve yürüyen bir kadının peşi sıra gittiği izlenimini veren çekimler peş peşe geliyor. Takip karelerinin ardından genel çekime geçildiğinde ise, Muhammad’in, marketteki dev boyutlu plastik kola şişesine sarılması veriliyor, alışveriş yapanların şaşkın bakışları altında. Açık bir kola reklamı olmasının yanında, Türklerin tuhaf saplantıları olduğuna ilişkin bir göndermeye benziyordu. Metin Erksan’ın yönettiği ve Ulvi Doğan’ın yapımcısı olduğu Susuz yaz filmindeki, Erol Taş’ın ineğin memesinden süt içtiği sahne hatırlandığında; yönetmenin ve yapımcının Alman Eğitim düzeninde yetişmiş olmalarından yola çıkarak, bu tür sahnelerin, Alman derin görüntü anlayışının iki filme sirayet etmiş tesadüfi bir tezahürü olduğu düşünülebilir.

Almanya’ya Hoşgeldin, içeriği ve etkili anlatımı ile filmi gerçekleştirenler açısından başarılı bir yapım. Almanya’ya göçün yarım asırlık geçmişinde, iki devletin, Türkiye ve Almanya’nın çıkarlarına uygun işlerin yürümesi sırasında, insan unsurunun çokça dikkate alınmadığı herkesçe bilinen bir durum ve film bu görünmezden gelinen noktayı, insanı öne çıkarmayı başarmış.

Filme damgasını vuran, çelişkiler, çaresizlikler, zorunlu tercihler ve dönüşüm sarmalındaki insanların yaşadıkları yalın gerçekler bu gün de devam ediyor. Uyum (Entegrasyon) görünümlü kendinden vazgeçirerek dönüştürmenin (Asimilasyon), dün olduğu gibi bu gün de sürdüğü bilinmeyen bir şey değil. Filmin başarısı biraz da burada gizli; her şey henüz yaşanırken, bize, Kaf dağının ardında yaşanıyormuş gibi bir hikâye anlatması.

Alman Çalışma Bakanı Maks Frish’in “İşgücü çağırdık insanlar geldi” sözü ve yine filmde yer verilen bir yöneticinin “Şirket yönetiminin tecrübelerini, tek bir cümleyle özetlemek istiyorum: Tekrar karar vermek zorunda kalsaydık, sadece Türk işçilerini çağırırdık.” ifadeleri ilk başlardaki yaşanılan şaşkınlığı ve gelinen noktadaki durumu tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Ama tarafları sakinleştirecek ve birbirini hoş görmeyi, sabretmeyi salık verecek bir Türk atasözü var; “Su akar yolunu bulur” diye.

Bir ailenin izleğinde, iki vatanlı, iki dilli zaman zaman iki dinli hale gelen bir toplumu, Avrupa’lı Türkleri anlatan Almanya’ya Hoşgeldin filmi, her şeye rağmen bize aynı sözü hatırlatıyor: “Su akar yolunu bulur”.

Ahmet KÖMEÇOĞLU

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız