http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Daha İyi Bir Dünyada filmini izlerken, görüntülerin güzelliği filmin konusundan daha fazla ilgimi çekmişti. Kuzey Avrupa ve Afrika görüntüleri, doygun renkleri, görüntü derinlikleri ve resim ölçekleriyle ait oldukları doğa parçasını çok güzel yansıtıyorlardı. Film boyunca öyle yerli yerinde duruyorlardı ki kurmaca değil de bir belgesel parçasıymış gibi rahatlatıcı, aynı zamanda konuların takibini kolaylaştırıcı geçişler olarak filme değer katıyorlardı.

Buraya kadar söylediklerime niye öyleydi sorusu gelmez diye düşünüyorum ama bundan sonra yazacaklarıma açıklama getirme zorunluluğum var. Çünkü, beğenimizi ifade etmek hem kolay hem de yeni bir sorguya gerek duyulmayan bir davranış. Güzel olmuş, çok iyi, harika dediğimizde neresi güzel olmuş, niye çok iyi, neyi harika diye başlayan bir soruyla pek karşılaşmayız.

Beğenmedim, çok sıkıcı, kötüydü gibi olumsuz görüşlerimiz ise hemen gerekçelerini açıklamaya zorlayan sorulara muhatap olur. İyilik, güzellik kendiliğinden kabul görürken olumsuzluk bir kaşıntı gibi aklımızı, ruhumuzu rahatsız eder ve bu rahatsızlığın sebepleri özümüzce bilinmek ister. Hele işin içine sanat girmişse bu çaba bir zorunluluk haline gelir.

Daha İyi Bir Dünyada filmini izlemeye devam ettikçe, konusu itibariyle küçük küçük rahatsızlıklar ruhuma çentik atmaya başladı. Film bittiğinde kafamda soru işaretlerinden oluşmuş bir bölüm vardı. En rahatsız edeninden başlayayım cevaplarımı bulmaya diye düşündüm ve en belirgin sorum, filmin ana konusu dışında, tali bir durumla ilgili oldu; Batılı bir kadın niye bu kadar intikamcı olur ve etrafına bu kadar zarar verir?

Işık, renk ve düzen sayesinde hoşumuza giden Afrika görüntüleriyle başlıyor film. Güzel yansıtılan görüntüler aslında Afrika’nın sefaleti; tozun toprağın içerisinde derme çatma çadırlar ve onların arasında baş açık yalın ayak oynaşan, koşuşan kara derili çocuklar. Sefaleti daha da derinleştiren görüntü hemen peşinden geliyor, beyaz bir pikap ortalığı toza bulayarak çadırların arasında beliriyor. Pikapın üstünde beyaz gömlekli, ak derili bir sahip ve tozun içerisinde aracın peşinden koşan bir alay çocuk. Beyaz gömlekli sahip, peşinden koşturduğu onlarca çocuğa yukarıdan, beyaz pikabın üstünden bir ayak topu atıyor, aşağıda, tozlu zeminde kara delili çocuklar o topa üşüşüyorlar. Sahibin memnun ve mağrur gülümseyen yüzüyle birlikte araç, bir toplama yeri olduğu anlaşılan çadırların arasında duruyor.

Beyaz adam doktor ve film boyunca onu hep iyi olarak görüyoruz. Vahşi Müslümanlar arasında yaşamak zorunda kalan ve tacize uğrayan zavallı Müslümanları iyileştiren, onlara yardım eden ve insanlığın nasıl olmasını öğreten iyi bir doktor; iki oğluyla ilgilenen müşfik bir baba; kötülere ve kötülüklere bile iyilikle karşı konulması gerektiğine inanan ve yaşamında bunu uygulamaya başlayan bir batılı yurttaş. Ama bu batılı yurttaş karısına karşı bir kabahat işlemiş. Kabahatin ne olduğu pek açık değilse de bir onur meselesi olduğunu düşündürüyor. Bunun üzerine kadınla adam ayrı yaşamaya başlamışlar. Adam belli zamanlarda Afrika’ya gidiyor, orada zalimce yaralanan kadınları kurtarmak için ameliyatlar yapıyor, hastaları iyileştiriyor; dönüyor yurduna geliyor çocuğuyla ilgileniyor, karısından af diliyor, arayı düzeltmeye çalışıyor ama nafile. Kadın Nuh diyor Peygamber demiyor.

Bu arada, kanser hastası annesinin ölümüne babasının sebep olduğunu düşünen bir çocuk, Londra’dan Danimarka’ya, yalnız yaşayan nenesinin yanına gelerek, onunla kalmaya başlıyor. Sorunlarıyla beraber yaşamaya çalışan bu çocuk, aynı okuldaki doktorun büyük çocuğuyla arkadaş oluyor. Doktorun çocuğu da gerek anne baba ayrılığı ve gerekse okuldaki diğer çocuklarla iletişim kuramama gibi sorunlarıyla başa çıkmaya çalışan, babasına düşkün, annesine öfkeli, sevimli biri. Özetle, filmin batı yakasında, zengin muhitinde, çekirdek aile yapısının kaçınılmaz sonucu olan yalnızlık herkesi çepeçevre kuşatmış durumda. Yuvayı dişi kuş yapar özdeyişinin hilafına anne de kendi sorunları ve açmazları içinde debelenince iki ayrı ailenin çocuklarının, çocukluk akılları ve deneyimleriyle yaşama çabaları pek çok olumsuzluğu da beraberinde getiriyor. O kadar ki, iki kafadar, doktora tokat adan adamdan intikam almak için aracını bombayla havaya uçuracak kadar ileri gidiyorlar. Doktorun oğlu ağır yaralanıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Annesi yani doktorun karısı, arkadaşını görmek isteyen diğer çocuğa onu sen öldürdün diyerek şiddetli tepki gösteriyor. Çocuk bu korkuyla, arkadaşının ölümüne sebep olduğunu düşünüyor ve yüksek bir binanın tepesine çıkarak canına kıymak istiyor. Sonuçta çocuklarıyla iletişimi daha güçlü olan doktor, önceden bildiklerinin ışığında diğer çocuğun nerede olduğunu tahmin ediyor ve gidip onu kurtarıyor.

Batılı bir kadın niye bu kadar intikamcı olur ve etrafına bu kadar zarar verir, diye düşünmeme sebep olan, daha doğrusu kadın hakkında zihnimdeki bardağı taşıran, hastane odasındaki bu karşılaşma sahnesi oldu. Çok çocuklu ailelerde ve mahallelerde yaşayan bir kuşak olarak bu bizim havsalamızın alamayacağı bir durum. Anneleri evde olmadığı veya işlerinin olduğu zamanlarda yemeklerini arkadaşlarının evinde, onların annelerinin şefkatiyle yiyen; arkadaşına haksızlık yaptığında kendi çocuğunu azarlayan, diğerini kucaklayan kadınları bilen; şehit olan oğlunun tabutu başındaki, hayatında ilk kez gördüğü askeri oğlumun kokusu var sende diye bağrına basan annelerle yaşayanlar için bu karakter, ne kadın, ne anneydi. Rahatsızlık sebebim sanırım buydu. Çocuğunun arkadaşını bir yabancı gibi görme; bizim alışmadığımız, kadınlığın annelikten ayrıymış gibi düşünülmesiydi.

Daha İyi Bir Dünyada, Holivud değerlerine duyarlı bir kadın yönetmen Danimarkalı Susanne Bier’in çok başarılı bir çalışması. Filmin özgün adı Hævnen yani Türkçe karşılığıyla ÖÇ. Türkiye’de sinema alanında İngilizce bilen çevirmenler etkin olduğundan olsa gerek, çeviriler asıl dilinden değil de İngilizce metne göre yapılıyor. Türkçe düşünmeyi engelleyen bir yaklaşımla bu filmin adı da In a Better World çevirisinden yola çıkılarak Daha İyi Bir Dünyada diye adlandırılmış.

Yönetmenin hem kuzeyli, Danimarkalı olması, hem kadın ve hem de Holivud koşullarına uygun bakış açısı farklı bir tarz oluşturmuş. Seyredilebilirliği ve anlaşılabilirliği kolaylaştıran, tekrar tekrar izlenmeyi sağlayacak alt çentiklerle dolu bir tarz. Bu çentiklerin her biri neredeyse film içinde yeni bir film halinde ama bütünlüğe hiçbir zarar vermiyor. Bu haliyle hem sanat filmi hem de gişe filmi özelliklerine sahip film pek çok alt başlık altında yorumlanabilir, eleştirilebilir. Zavallı ve zalimlerin Müslüman isimli, iyilerin Hıristiyan isimli olması; çıkmayan candan ümit kesilmez diyen bir medeniyetin ismini taşıyan kara derili Necip’in karnı deşilmiş bir yaralıya ölür bu, artık yaşayamaz nazarıyla bakması, buna karşın beyaz doktorun onu kurtarması; beyaz doktorun zalim bir Müslüman isimliyi önce iyileştirmesi, sonra linç etsinler diye diğer kara derili Müslümanların önüne atması filmin sadece sanat kaygısıyla yapılmadığının işaretlerinden bir kaçı. Susanne Bier, bu filmle, Batının görünmesini istediği Müslüman tipini çok başarılı bir biçimde yansıtan yönetmenler arasında kendisine haklı bir yer edinmiştir, diye düşünüyorum. Daha İyi Bir Dünyada filmi ile Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Libya diye devam eden sonradan olma ülkelerde, milyonlarla ifade edilen sayıda Müslüman’ın, yine Müslüman kimliklilerle yapılan işbirlikleri sayesinde öldürülmelerini sıradan hale getiren anlayışa katkı sağlayan önemli bir yapıta imza atmış.

Yönetmenlikten sonra başarılı bulduğum bir diğer husus ise oyuncu seçimi. Özellikle anne (Marianne) ve oğlu (Elias) yansıtılmak istenen ruh hallerini başarıyla ortaya koyan etkileyici bir oyunculuk sergiliyorlar.

Ve film, başlarken olduğu gibi beyaz aracın üzerinde, arkada kalanlara mağrur bir acıma ifadesiyle bakan iyi yürekli beyaz adamın peşinden koşan, toza toprağa belenmiş onlarca kara derili isimsiz çocuğun görüntüsüyle sona eriyor. Kapanışta, birbirinden güzel insansız doğa görüntülerinin üzerinde Özgün adı ÖÇ olan filmin, dilimize çevrilen haliyle Daha İyi Bir Dünyada insanlarının isimleri akıyor…

Ahmet Kömeçoğlu

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız