Bela Tarr, 1955 yılının, yedinci ayının, yirmi birinci günü, Macar yurdunun güneyindeki Peç kentinde doğdu. Görmük çalışanı annesiynen babasının uğraşları, onun acuna bakışının derinleşmesinin, törütmen yönünün gelişmesinin yolunu açtı.
Bela Tarr, görmük alanını, bir düşünme, düşündürme aracı olarak gördü. Toplumda var olan kimi alışkanlıkların yarattığı sıkıntıları, tekdüzeliğin getirdiği çürüyüşlere kaşı umarsızlığı, bir aydın duyarlılığıyla öne çıkaran yapımlar törüttü. Bu yönüyle kamucu bir yönetmen görüntüsü çizdi; izleyeni eğleyen, eğlendiren, çokça düşüncelere yönelten yapımların iyesi olarak öne çıktı.
Akıllarda kalan yapıtlarını, alabildiğine özgün tasarımlarla işin, oluşun, özüne dokunan bir anlayışla yönetti. Uzun ayrımlarla, yalnızca “ışığın yokluğu” ile “ışığın toplamı” arasında gezinen çekimleri, Bela Tarr’ın özgün biçeminin temellerini oluşturdu. Ayrıntıların, ana örge gibi uzun uzun aktarıldığı, “almaçta kurgu” anlayışıyla çekilen kurmacalarında, her çekimle bir oyunu, olayı aktardı.

Dingin Görmükler
Türk Sinemasında, Metin Erksan’ın Susuz Yaz kurmacasında gördüğümüz, oyunu ve oyuncuyu almaç devinimiyle eşlenik izleme yöntemine benzer çekimler, Bela Tarr yapıtlarında da sürekli kullanıldı, uzun izlekler oluşturuldu. Lütfi Ömer Akad’ın önceliği olan durgun almaçta kurgu seçiminin ileri aşaması, Bela Tarr yapıtlarında, devinimli almaçla, vazgeçilmez bir tutkuyla uygulandı. Bu özgün biçemle, durgun, dingin, yavaş sözcükleriyle tanımlanacak akışa karşın, izleyiciyi sürekli diri tutan bir anlam derinliği yaratıldı.
Yaşamın en doğal biçimiyle dolu dolu yaşandığı, yıkıcı “çağdaş” hızın görünmediği yerler için kullanılan “Yavaş Kentler” ya da “Dingin Kentler” imlemesi gibi bir çağrışım gerekli olsaydı, Bela Tarr kurmacalarını, “Dingin Görmükler” diye ulamlamak, çok yerinde bir tanımlama olabilirdi.
İlk Yapıtlar Toplumsal Gerçeklik Ulamında
Genç bir çiftin, bir ev edinebilme yolunda, düzenin engelleriyle boğuşmasını anlatan “Aile Yuvası” (Csaladi Tüzfeszek) adlı görmüğü ile yönetmenliğe başlayan Bela Tarr, 1979 yılındaki bu deneyiminden iki yıl sonra, “Serbest Yürüyüş” (Szabadgyalog) kurmacasını törüttü. Bela Tarr bu kurmacasında, toplumdan kopmuş, ayrıksı bir görünüme bürünmüş, eğitimli ama işsiz bir gencin yaşama tutunma çabasını, çevresiyle yaşadığı çatışmaları işledi.
Benzer izlekteki üçüncü yapıtı “Toplu Konut İnsanları” (Panelkapcsolat), dar yaşam alanlarının içinde sıkışmış insanların ortak bunalımlarını; evlilik sorunlarını, toplum baskılarını, o çevrenin dayatmaları eşliğinde anlattı. Kişiyi, edinçleri, törelenimleri, yaşam biçimiyle ilintili olduğu çevre içinde tutarak aktardı. Sıradanmış gibi görünen ayrıntıları, kurgu katmanları içine katarak sergiledi. Bungun ortam, sıkışmışlık, umarsızlık bu ilk üç kurmacada da işlenir; Bela Tarr biçeminin izleri belirginleşir. Sözün tam karşılığıyla “toplumsal gerçeklik”, bu kurmacaların temelini oluşturur.
Tek Çekimlik Makbet
“Toplu Konut İnsanları” yapıtından sonra aynı yıl içinde, 1982’de, sınalga için “Makbet” (Machbet), kurmacasını törüttü. Bela Tarr’ın, iyiden iyiye belli olan özgün biçemiyle “ben buyum, beni tanıyın” dediği bir kurmaca Makbet. Şekspir’in acıklı öyküsünü, tek çekimlik bir uyarlamayla sınalgaya taşıyan Bela Tarr, kesintisizce süregiden, bir anlamda direnen çekimle, neredeyse, acımasız yetke tutkusunun yıkıcılığını vurgular.
Bela Tarr Biçeminin Belirtileri
Bela Tarr, iki yıl sonra, 1984 yılında, “Güz Günlüğü” (Öszi Almanach) kurmacasını kurguladı. Serbest Yürüyüş, Makbet gibi boyaklı çekilen üç yapıtından biri olan Güz Günlüğün’de, tek bir konutta, birbirine bağlı yaşayan beş kişinin, öfkeli, gerilimli, boğucu ilişkileri aktarıldı. Yönetmen, kaygılı, bunlu, umarsızca süregiden, tüm çabalara karşın bir türlü değişemeyen, bir kısır döngüyle anlatıyor, yaşamın etkilerini. İçeriğiyle yarışan, deneyselliği zorlayan çekim seçimleriyle; ışığın, yaşamın karanlığını öne çıkardığı, anlatıma uyumlu ezgi desteğinin belirginleştiği bir kurmaca Güz Günlüğü.
Küçük bir yerleşim yeri, tek düze bir yaşam, umutsuz bir sevgi sarmalı, yazgının değişmezliği, yalnızlık gibi arka arkaya eklenecek türlü bunalım anlatan tanımların iç içe geçtiği “Lanet” (Karhozat), 1988’de, Bela Tarr yapıtları arasında yerini aldı. Bela Tarr, görmüğün, karşılıklı konuşmaları gereksiz bıraktığı biçemine, bu kurmacayla erişmiş denilebilir. Sisin, dumanın, yağmurun, çukurluklarda göllenmiş suların, esen yel, ırgalanan ağaçlar gibi doğal etkilerin, görüntüye sağladığı devinimi doya doya kullanmaya başlar, bu kurmacasında. Ayrıntılarla desteklediği görüntünün gücüyle, anlam oluşturmayı başarır.
Uzun, uzun, uzun…
En uzun süreli Bela Tarr yapıtı olma özelliği ile akıllarda kalan “Şeytanın Tangosu” (Satantango), 1994 yılında izleyiciyle buluştu. Sovyetler Birliği sonrası dönemin ilk yıllarında, Macareli’nin yıkıcı dönüşümden payını almış, çöküşün eşiğindeki küçük yerleşkesindeki bunlu sıradanlıkları aktarıyor Bela Tarr. Tüm değerlerin çatıştığı, yer yer anlam değiştirdiği ortamda, ilişkileri, umut, umutsuzluk, güven, güvensizlik, töre, töresizlik diye akıp giden değişimler üzerinden, destansı bir anlatımla kurguluyor. Öbür yapıtlarında olduğu gibi, tüm değişkenliğine, çıkarcılığına, çirkinliğine karşın kişilerin, kişi olmakla öncesizlikten gelen onurunu koruyan yaklaşımla, sindire sindire, yavaş yavaş, dura, düşüne ilerletiyor anlatımını.
“Macar Ovasında Yolcuk (Utazás az Alföldön), Bela Tarr’ın, uzun sürede -yaklaşık yedi yıl- çektiği, uzun uzun kurguladığı -yedi saatten fazla- Şeytanla Tango sonrasında, kısa sürede çektiği, kısa süreli bir kısacık kurmaca. Boyaklı çekilen, otuz beş dakika süren kurmaca, Macareli’nin büyük bozkırı Alföld’de, Mihaly Vig ezgileriyle, bestecinin tek kişilik oyunculuğuyla kurgulanmış. Uçsuz bucaksız geniş bozkırın sessizliği, durağanlığı içinde, başı sonu belli olmayan bir yolculuk yapan Mihaly Vig, seslendirdiği koşuklar, çaldığı ezgiler eşliğinde, iç sesini dışa vurur. Öbür Bela Tarr kurmacalarına benzer içerikle, düşün adamlarının farklı anlamlarla açıkladığı varoluşu sorgular.
Yönetmenin Bir Görmüğü Olur!
“Karanlık Armoniler” (Werckmeister Harmoniak), yapıtlarının kurgusal gelişiminin her aşamasında etkin olan yönetmenler ulamında yer alan Bela Tarr’ın, 2000 yılındaki öbür kurmacası. Bela Tarr yapıtları, ‘her yönetmen, yaşamı boyunca bir yapıt için uğraşır’ sözünü doğrularcasına, düşünsel izlekte neredeyse bir bütünün parçaları gibidir. Yönetmen, kurduğu sıkışık evrenle kişiyi, toplumu olduğu gibi yansıtır; iyisiyle kötüsüyle tüm yönleriyle. “Karanlık Armoniler”de de, küçük bir yerleşimde yaşanan huzursuzluğu, karmaşayı, içgüdülerine tutsaklaşan kişilerin kırılganlığını, topluma yansıyan çöküşü, eğretilemeler kurarak aktarır.

Bir uyarlama olan Londralı Adam (A Londoni Ferfi), Bela Tarr’ın, 2007 yılında törüttüğü, sondan bir önceki kurmacası. Sıradan bir günde, sıradan bir katar duralgasında yaşanan olayın, sıradan tanığının tinsel açmazı işlenir, Londralı Adam’da. Türkçe düşünceyle, töre ile sağtöre arasında seçim yapmak zorunda kalan kişinin, özünün, içinde bulunduğu toplumun, kendiliğinden sorgulanışı izlettirilir.
Bela Tarr’ın Görüngü Baş Yapıtı
Bela Tarr’ın son görmüğü, “Torino Atı (A Torinoi Lo)” oldu. Torino Atı, Niçe’den esinlenilen bir öykü. Niçe’nin, sonunun başlangıcını oluşturan karşılaşma, Bela Tarr ve Laszlo Krasznahorkai ikilisinin yarattığı öyküye dayanak oluşturuyor. Torino’da bir atın dövülmesine tanık olan Niçe, atın boynuna sarılıp ağlar; bu onun tinsel sağlığında çöküntü yaratır, bir yıl içinde ölür. Adıynan, içeriğiynen Torino Atı, Niçe’nin bu varoluşsal kırılma anına göndermede bulunur.
Kurmacada, ıssızlığın ortasındaki babaynan kızın yaşadığı tek düzelik, altı gün boyunca yinelenir. Ayrımlar, doğal seslerle, ezgilerle desteklenir, izleyenin ilgisini diri tutan çentiklerle güçlendirilir. Ezgi, Bela Tarr yapıtlarında, kimileyin, destekleyici kurgu öğesi olmanın ötesine geçerek, ana etkileyici öğe konumuna ulaşır. Torina Atı’ndaki en etkileyici ayrımlardan biri olan, atın yele karşı yürütülüşünde olduğu gibi, oluşturulan evren ezgiyle tamamlanır. Ezgiler, Bela Tarr kurmacalarının değişmez törütmenlerinden Mihaly Vig besteleridir.
İpekli Bela Tarr
Özüne özgü törüttüğü biçemiyle iz bırakarak ömrünü tamamlayan Bela Tarr’ın doğduğu kentin adı Türkçe; ipek. Macar dilinde de aynı anlamı taşıyor. Sözün söyleyişindeki ayrılıklar, kökte birleşiyor. Türkçe ip (yip) + (ak/ek) biçiminde addan ad yapan ekle oluşan ipek, ipten yapılan nen anlamı taşıyor.

Türk ağızlarında yibek, yipek, yüpek, yifek, cifek, çipek, jibek gibi söylenen ipek, Balkan dillerine de geçmiş bir söz. Boşnakçada, Hırvatçada, Arnavutçada, Sırpçada ipek sözü yerleşik olarak günümüzde de kullanılıyor. Bu adla anılan, Macar yurduna komşu iki yer daha var; biri Slovenya’da, öbürü Kosova’da. Bu üç kentin de Türk geçmişinin olduğu bilenen bir durum.
İpek’te doğan Bela Tarr, 2026 yılının, birinci ayının altıncı günü, Hun yurdunun başkenti Budapeşte’de acun ömrünü tüketti. Yini, Tuna’nın Buda yakasında gömülü, 1541 Budin Seferinde şehit düşen, gönül eri “Gül Baba” gömütünün karşı yakasındaki, “Fiumei Uti Sirkert”deki sinine yerleştirildi. Tini esen olsun.
Almaç: Görüntülerin filme, sayısal belleğe alınmasını sağlayan aygıt; alıcı, kamera
Bungun: Bunlu, sıkıntılı. “Bungun, kıpırtısız bir yaz zamanıydı.” – Selim İleri
Duralga: Özellikle toplu taşıtların durmak zorunda olduğu veya durabileceği, kısa bir süre konaklanacak, beklenilecek, eğlenilecek, durulacak yer.
Edinç: Edinilen nen, nenler.
Görüngü: Herhangi bir özelliğiyle ilgi çeken, kitleleri etkileme gücü olan kimse veya nesne; olgu, fenomen.
Görmük: 1. Tüm yazın türlerindeki oyunlaştırılmış yapıtları gösterim sanatı. 2. Gösterim için yazılmış oyunların tümü; tiyatro, film.
Katar: Demir yolunda yolcu ve yük taşımakta kullanılan, bir veya birkaç çekici tarafından çekilen yük, yolcu taşıtları dizisi; tren, şimendifer: “İstanbul-Ankara arasında işleyen katarın adı Ankara Ekspresi’dir.” – Mahmut Esat Karakurt
Sınalga: Vericiden iletilen dalgaların görüntü, olarak görünmesini, ses olarak duyulmasını sağlayan aygıt; televizyon.
Törüt: 1- Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme konusundaki yaratıcılık, döreticilik, sanat. 2- Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım.
Törütmen: Güzel törütlerin herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, yapıt veren kimse; törüteri, törütçü, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, törüt adamı, sanatçı.
Ulam: Aralarında değme yönden ilgi veya benzerlik bulunan nenlerin tümü; kategori, grup: “İnsan üstüne düşünenlerin hepsi, her iki ulamda da yetkinliğe az rastlandığı görüşünde birleşirler.” – Azra Erhat
Yetke: Yaptırma, yasak etme, buyurma, boyun eğdirme gücü; sulta, otorite, velayet.























