Bu ağ betini, SİNEMASALI gönüllülerince devşirilen, Türkçe sinema içeriğinin çoğalmasına yönelik, tecimsel amaç gütmeyen çalışmaları içerir. SÖZLÜK, bu alanda kullanılan sömürgen sözlerin doğru karşılıklarını anımsatmak, Türkçenin söz baylığından yaralanmayı kolaylaştırmak için, sürekli güncellenen, yeni sözcüklerin eklendiği bir derlemdir.
Türkçe Sözlük
| Acun | Ademoğlunun üzerinde yaşadığı toprak, denizlerin tümü; yeryüzü, dünya, küre, arz, cihan: "Yerleşmiş, oturmuş bir eleştiri geleneği olmayan toplumlarda sanat acunu bir kör dövüşü içinde bocalayabilir." - Hüseyin Cöntürk |
| Adça | Yazın geleneğinde, yapıt iyesinin özünü bildirdiği, yapıtlarına kimlik kazandırdığı, özel bir adlandırma biçimi; takma ad, simgesel ad, rumuz, mahlas: “Ozanın adçası, onun yazınsı kişiliğini, törütmen çizgisini yansıtır.” |
| Ağı | (ad, eğretileme) Üzüntü, acı, bun, keder, sıkıntı |
| Ağlatı | Konusunu söylencelerden veya uzak geçmişteki olaylardan alan, acıklı sonuçlarla bağlanan bir tür görmük yapıtı; facia, trajedi, tragedya. |
| Aktöre | Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları; könütöre, sağtöre, ahlak |
| Algın (lık) | Bir kimse veya bir şeye karşı duyulan çok güçlü sevgi ve bağlılık duygusu; sevi, aşk, amor. |
| Alkış | Allah'a yalvarma, Tanrı'ya yakarış, bir şeyin olmasını ya da olmamasını isteme; yakarış, dua. |
| Almaç | Görüntülerin filme, sayısal belleğe alınmasını sağlayan aygıt; alıcı, sınalga, kamera |
| Anamalcı | Üretim araçlarını özel mülkiyetinde bulunduran, anamalcılık düzenini benimsemiş kimse; sermayeci, kapitalist. |
| Arkaç | Dağ sırtlarında, davarların yatırıldığı düz, yel değmeyen kuytu yer: "Arkacın içine uzanıp yatmak istedi." - Mehmet Güler |
| Arkar | Boynuzlugillerden, ufak sürüler hâlinde yaşayan, çok çevik bir tür antilop; dağ keçisi, elik, yağmurca. "Buzda ayazda bir arkar avlamak için dağlarda gezip duracaklardı." - Cengiz Aytmatov |
| Âşık | Birbirini seven bir çiftten kadına oranla genellikle erkeğe verilen ad. |
| Aydım | Sözü halk koşuğu olan, halk ezgileriyle düzenlenmiş duyguynan düşünce anlatımının, Türkmenlerdeki yaygın biçimi; türkü, yır, ezgi, şarkı. |
| Aydım aytmak | Türkü çığırmak, söylemek, yırlamak. |
| Ayıl | Uray örgütü olmayan, ortak veya özel malları bulunan, aralarında soy bağı olan veya olmayan az sayıda topluluğun yaşadığı, genellikle tarımsal alanda çalışılan, konutları ve öteki yapıları bu yaşama uygun yerleşim birimi; obalık, köylük yer. (Türkiye'de, genelde "ağıl" diye bilinen, aynı anlamda kullanılan; kimileyin de arkaç yerine sözylenen söz.) |
| Ayırt | Bir kimse veya nesnenin bir başkasıyla karıştırılmamasını sağlayan ayrılık, benzer nenleri birbirinden ayıran özellik; ayrım, fark: "Ününün, sinemamıza getirdiği özel duyarlığın ayırdında bile değildi." - Selim İleri |
| Ayrım | Bir kimse veya nesnenin bir başkasıyla karıştırılmamasını sağlayan ayrılık, benzer nenleri birbirinden ayıran özellik; ayırt, fark: "Bu arada silinen ayrımlar ve ayrımcıklar, bulanıklığı iyiden iyiye artırıyor." - Tomris Uyar |
| Aytmak | Eyitmek; söylemek, demek, söz söylemek |
| Bahşı | Türkmen halk ozanı |
| Balaban | Sulak alanlarda yaşayan, soğukların başlamasıyla güneye göçen bir kuş türü. |
| Batur | Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse; kahraman, bahadır |
| Bay | Parası, malı çok olan; zengin, varlıklı, varsıl, yokluksuz, variyetli, fakir tersi, yoksul karşıtı: Öksüz büyür, yoksul bayır - Kahranmamaraş (I) Yararlı veya kendisinden beklenilen, istenilen nitelikleri çok olan. (II) |
| Beket | Demiryolu boyunca kısa bir süre konaklanacak, beklenilecek, eğlenilecek, durulacak yer; küçük katar durağı |
| Bel | Dağ sırtlarında geçit veren çukur yer: “Çıksam yüksek bellere gün eylesem / Acep nazlı yâr duyar mı ola?” – Halk türküsü |
| Belirgi | 1- Bir durumun kişi üzerinde bıraktığı olumsuz etki. 2- Birlikte bulunduklarında belli bir sayrılığı imleyen belirti ve bulgular bütünü. |
| Betim | 1 -Bir şeyi, bir kimseyi, bir olay veya duyguyu anlatan söz veya yazı; tasvir. 2- Bir nesnenin, kendine özgü niteliklerini tam ve açık bir biçimde söz veya yazı ile anlatmak; betimlemek. - Türkçedeki betim (sözle anlatım), betik (Yazıyla Anlatım) , betiz (biçimle anlatım) diye bilinen aynı köklü sözlerden biri.- |
| Betik | 1- Ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü; kitap 2- Herhangi bir konuda yazılmış yapıt. - Türkçedeki betim (sözle anlatım), betik (Yazıyla Anlatım) , betiz (biçimle anlatım) diye bilinen aynı köklü sözlerden biri.- |
| Betin | Üzerine yazı yazılan veya basılan bir kâğıt yaprağın iki yüzünden her biri; sayfa, sahife. |
| Betikyurdu | Kuruluş amaç ve görevine uygun betik, film, plak vb. her türlü kayıtlı bilgi kaynağını toplayan, düzenleyen ve bilgi gereksinimi olanların etkin biçimde kullanımına sunan kuruluş; betiklik, kütüphane, bibliyotek |
| Betiz | Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça, püskürteç gibi araçlarla kâğıt, bez vb. üzerinde yapılan biçimleri. - Türkçedeki betim (sözle anlatım), betik (Yazıyla Anlatım) , betiz (biçimle anlatım) diye bilinen aynı köklü sözlerden biri.- |
| Bezek | Bir yere süsleme amacıyla verilen düzen. Gösteriye konulan yapıtın, yazıldığı yerin, geçtiği çağın özelliklerini belirleyen ögelerin bütünü; dekor. |
| Bırakıt | 1- Birine, ölen bir yakınından kalan mal mülk, para veya servet; kalıt, miras, tereke. 2- Kalıtım yoluyla gelen herhangi bir özellik. 3- Bir kuşağın kendinden sonra gelen kuşağa bıraktıkları. |
| Biçem | 1- Sanatçının görüş, duyuş ve anlayışındaki kendine özgü anlatış biçimi; tarz, hava, üslup, stil 2- Bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi; üslup, tarz, hava, stil: |
| Bilgilik | Bilim, ekin, törüt, günlük yaşam vb. ile ilgili her türlü bilginin yer aldığı, belli bir yönteme göre genellikle abcesel olarak düzenlenen, çoğunlukla birkaç betikten oluşan kitap; yapıt. |
| Boran | Sert esen yel, şimşek ve gök gürültüsü ile ortaya çıkan sağanak yağışlı hava olayı. |
| Boyak | Cisimler tarafından yansılanan ışığın gözde oluşturduğu duyum; tü, tüs, boduk, çüvit, renk. |
| Bozlak | Oğuz soyluların yaşadığı, özelikle Türkiyenin orta kesimlerinden güneyine doğru uzanan alanda söylenen bir tür uzun hava. |
| Börü | Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da yaşayan, postu gri sarı renkli, yırtıcı, etçil memeli hayvan; kurt |
| Bun | (I) Bir bozukluğun, karışıklığın neden olduğu etkili ve sürekli tinsel erinçsizlik; ağırlık, karanlık, kasavet, mihnet, sıkıntı: "Bun deminde gerek olur / Yiğide hor bakmak olmaz" - Karacaoğlan) (II) İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. nedenlerden doğan tinsel huzursuzluk; sıkıntı, ezgi, ezginlik, çile, dert, kasavet, zor: |
| Buncaleyin | Bunun gibi, bu biçimde, böylesine, bu türlü: "İskender-i Zülkarneyin, Çalışmadı buncaleyin." - Aşık Veysel |
| Bungun | Bunlu, sıkıntılı. "Bungun, kıpırtısız bir yaz zamanıydı." - Selim İleri |
| Bunlu | Sıkıntılı, bungun ("Erkenden yattığı biraz bunlu, gamlı gecelerde geniş kanepelerin üstünde uykusunu çekiyordu." - Memduh Şevket Esendal) |
| Bürgüt | Genellikle kızıl siyah tüylü, çok güçlü, yuvasını yüksek kayalıklar üzerinde kuran, iri, yırtıcı bir tür kuş; Kartal, Kaya Kartalı, Burgut, Berkut Bürkit. |
| Cırnak | Yırtıcı kuş tırnağı |
| Çalap | Evreni, evrendeki tüm neni yaratan, yöneten, yaşatan tek yüce varlık; Tanrı, Yaradan, Oğan, Hak, Rab, Allah: "Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap" - Yunus Emre. "Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde" - Hacı Bayram Veli. |
| Çapmak | At sürmek, koşturmak, akın etmek, koşmak: “Yağı basar, uğru çapar, tek başıma barınamam, ölürüm.” – Memduh Şevket Esendal |
| Çeğin/çeyin | Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı veya yeri gösteren bir söz; dek, değin, kadar |
| Çenli | Büyüklüğünde, genişliğinde, ölçüsünde; dek, denli, kadar. |
| Çığırmak | Yüksek sesle şarkı, türkü söylemek; çağırmak: "Nerde olsa savaşımız / Türk’üz türkü çığırırız" - Âşık Veysel |
| Çolpan Yıldızı | Merkür'den sonra Güneş'e en yakın gezegen; Akşam Yıldızı, Ak Yıldız, Çoban Yıldızı, Çulpan, Kervankıran, Kervan Yıldızı, Venüs, Zühre: "İnanca göre gökteki yıldızlar at sürüsü, Çoban Yıldızı da onları koruyan, yönetendir." - Fuzuli Bayat |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| Dalgalanım | Bir dizede, bir notada vurgu, uzunluk veya ses özelliklerinin, durakların düzenli bir biçimde yinelenmesinden doğan ses uygunluğu; dizem, tartım, ritim. |
| Darlanmak | Çok sıkılmak, çok kaygılı olmak; bunalmak, boğulmak. |
| Dayanç | Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi; sabır, çıdam: |
| Değgin | “İlgilendiren” anlamında kullanılan bir söz; ilişkin, ilişik, ait: |
| Değme | Özellikleri iyice bilinmeyen, iyice belli olmayan (kimse veya nen); herhangi bir: “Deli gönül değme çaydan bulanmaz / Coşarsa dalgası kendinden olur” – Âşık Veysel |
| Değin | Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı veya yeri gösteren bir söz; dek, çeğin (çeyin), kadar |
| Değini | 1- Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi; tenkit (I), muaheze: 2- Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle değerlendirerek anlaşılmasını sağlamak amacıyla yazılan yazı türü; eleştir, tenkit, kritik. 3- Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama: "Okura tamamıyla yanlış izlenimler verebilecek bir iki değini hatırlıyorum." - Selim İleri |
| Değişmece | Bir sözü, kavramı kabul edilenin dışında, bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek anlamından başka anlamlara gelecek biçimde kullanma; eğretileme, uçlam, mecaz, metafor. |
| Dek (I) | Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı veya yeri gösteren bir söz; çeğin, değin, kadar. |
| Dek (II) | Belirtilen zamanı, yeri vb.ni içine almayacak bir biçimde; kadar, değin, çeğin (çeyin). |
| Devinmek | Devinmek: Vücudu oynatmak veya kıpırdatmak; hareket etmek. (I) Bir cismin bir noktaya göre yeri veya durumu değişmek; hareket etmek. (II) |
| Devinim | Bir cismin bütününün veya bir bölümünün yerini, konumunu veya durumunu değiştirmesi; eylem, hareket, aksiyon. |
| Don | Varlık biçimi. |
| Don Değişimi | Varlık biçiminin değişimi; başkalaşım, dönüşüm, metamorfoz. |
| Döl | Canlıların üremesi sonucu ortaya çıkan yeni birey, bireylerin bütünü; soy sop: "Yârenlik mi ediyordun, Kara Osman'ın dölüyle?" - Turan Oflazoğlu |
| Dörüt | 1- Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme konusundaki yaratıcılık, döreticilik, sanat. 2- Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım. |
| Dörüteri | Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse; sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, dörüt adamı, dörütmen, sanatçı. |
| Dulda | Yağışın, güneşin, yelin etkileyemediği korunaklı, gizli, kuytu yer; gölgelik, siper: "Demirkır, güney tepelerinin duldalarına çektiği atları gece yarısına doğru yeniden ovaya indirdi." - Abbas Sayar (I) Birine yapılan koruma: "Yiğit duldasında yiğit saklanır." - Karacaoğlan |
| Duralga | Özellikle toplu taşıtların durmak zorunda olduğu veya durabileceği, kısa bir süre konaklanacak, beklenilecek, eğlenilecek, durulacak yer. |
| Dutar | Dutar: Dut ağacı gövdeli, iki telli Türkmen Çalgısı. Tezene, çalgıç gerektirmeden, parmak vuruşlarıyla çalınır. |
| Düşündeş | Aynı düşüncede, aynı görüşte olan. |
| Edilgen | Yapılan işten etkilenen; pasif, etken karşıtı. |
| Edilgin | Devinimi, etkisi olmayan; çekingen, durgun, pasif. “Hiç kavgaya dönüşmemiş, edilgin bir dargınlıktı bu.” – Attilâ İlhan |
| Egemen | Yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan. |
| Eğlenmek | Oyalanmak, Duraklamak, Durmak, Beklemek ("Yemen'e gönderilirken Beyrut'ta bir hafta eğlenmiş hem şehri görmüş hem de Cebel köylerinde gezintiler yapmıştı." - Refik Halit Karay) |
| Eğlenmek | Sevinçli, beğenilen, güzel anlar yaşamak ("Bu kederi dağıtmak için ha bire sevinçli türküler söylüyordu." - Yaşar Kemal) |
| Eğleşmek | Oyalanmak, eğlenmek; kalmak, tevakkuf etmek: "Hadi boş yere eğleşme. Git eşeğini ara." - Memduh Şevket Esendal (I) Bir yerde oturmak, ikamet etmek. (II) |
| Eğretileme | Bir sözü, kavramı kabul edilenin dışında, bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek anlamından başka anlamlara gelecek biçimde kullanma; değişmece, uçlam, mecaz, metafor. |
| Ekin | Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, kişinin doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü; hars, kültür. (I) Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat yapıtlarının bütünü. (II) Akıl yürütme, beğeni ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi; irfan. (III) |
| El (İl) | Bir ulusun egemen olduğu, üzerinde yaşadığı, diliyle, diniyle, töresiyle özgün ekinini oluşturduğu toprak parçası; yurt, vatan, il: Türk yurduna Türkiye denir. |
| Elik | Boynuzlugillerden, ufak sürüler hâlinde yaşayan, çok çevik bir tür antilop; dağ keçisi, yağmurca: "Hızır nazardan koruya, eli ayağı düzgün, elik yavrusundan azgın kara saçlı, gül nakışlı bir kızım dünyaya gelmiştir." - Kemal Bilbaşar |
| Em | Bir hastalığı iyi etmek veya önlemek için türlü yollarla kullanılan özdek; ilaç, ot, daru. Eğretileme olarak; önlem, deva, çare |
| Erinç | Hiçbir eksiği, üzüntüsü ve acısı olmama durumu: "Değiliz, erinç içinde değiliz biz, erinç içinde olmayı da aramıyoruz, dilemiyoruz." - Nurullah Ataç |
| Erk | Bir bireyin, bir toplumun, başka birey, küme veya toplumları egemenliği, baskısı ve denetimi altına alma, hürriyetlerine karışma ve onları belli biçimlerde davranmaya zorlama yetkisi veya yeteneği. |
| Eytişim | Gerçekliği ve onun çelişmelerini incelemeye yarayan ve bu çelişmeleri aşmayı sağlayan yolları aramayı öngören akıl yürütme yöntemi. |
| Esin | Etkilenme, çağrışım veya içe doğmayla akla gelen yaratıcı duygu, düşünce. |
| Ezgi | Belli kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi; ahenk, haz, nağme, melodi. |
| Ezgil | Ezgisi olan, ezgili. |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| Geleneksi | Geleneğe dayanan, gelenekle ilgili olan; anadan görme, gelenekli, gelenekten, geleneksel, ananevi. |
| Geçe | Karşılıklı iki yandan her biri, yaka; Suyun öteki geçesi. |
| Geleni | Sıçangillerden, küçük vücutlu, kemirgen, memeli hayvan (Mus): Tarla faresi. Fındık faresi. |
| Gerdan | Gövdenin omuzlarla baş arasında kalan ön bölümü, boyun: “Başını geri atıp gerdanını olanca beyazlığıyla göstererek sarsıla sarsıla güldü.” – Haldun Taner |
| Gine | Bir kez daha; gene, yine: "Gene göğün gözleri bir gün yaşarmayacak / Geri kalan olursa gidenleri sayacak" - Faruk Nafiz Çamlıbel |
| Gömüt | Ölünün gömülü olduğu yer; çukur, kara toprak, kara yer, sin, mezar, kabir. |
| Görmük | Tüm yazın türlerindeki oyunlaştırılmış yapıtları gösterim sanatı.(I) Gösterim için yazılmış oyunların tümü; tiyatro, film. (II) |
| Görmükçü | Görmükle ilgili ya da görmük özelliği taşıyan yapıtları törüten; sinemacı, tyatrocu. |
| Görmüksü | Görmükle ilgili ya da görmük özelliği taşıyan; tiyatral. |
| Görünge | Nenlerin ve nesnelerin uzaktan görünüşü; perspektif: "Romanda gerçek kişileri arayanlar roman sanatına pek dar görüngelerden yaklaşıyorlar." - Selim İleri |
| Görüngü | Herhangi bir özelliğiyle ilgi çeken, kitleleri etkileme gücü olan kimse veya nesne; olgu, fenomen. |
| Göz | Bir suyun çıktığı yer; eşme, kaynarca, pınar, memba. |
| Göze | Organizmanın canlılığını kendi başına sürdürebilen, bölünüp çoğalabilen ve dışarıdan aldığı özdekleri özümleyebilen en küçük birimi; hücre. |
| Gündedün | Geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi; geçmişseverlik, nostalji |
| Har | Sıcak, kızgın, yakıcı olan. |
| İl (El) | Bir ulusun egemen olduğu, üzerinde yaşadığı, diliyle, diniyle, töresiyle özgün ekinini oluşturduğu toprak parçası; yurt, vatan, el: "Türk yurduna Türkiye denir." |
| İlbars | Kedigillerden, genellikle Asya ve Afrika’nın sıcak bölgelerinde yaşayan, postu benekli, kimileyin de düz kara, çevik, yırtıcı, etçil, memeli hayvan; pars. |
| İm | Bir anlam yükletilen ve bir şeyi bildirmeye, anlatmaya yarayan biçim, anlamlı iz; bel; gösterge (I) Betik, günce, bilgisayar vb.nde kullanılan bel türü; harf, noktalama işaretleri. (II) |
| İmge | 1- Kafada tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey; hayal. 2- Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri; hayal, imaj. 3- Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesneler ve olaylar; düş, hayal, imaj. |
| İmgelem | Geçmiş yaşantılara özgü ögelerle şimdiki yaşantı arasında bağ kurma gücü |
| İstenç | Kişinin kendisinin verdiği özgür karar, bunu uygulama gücü; irade. |
| İt | İt: it soylulardan, boy ve biçim bakımından pek çok cinsi olan, çok iyi koku alan, sadık, bekçilik ve avcılık gibi işler için beslenen memeli hayvan. (ad) Köpek: Koruyucu, Bekçi (sıfat) |
| İye | Herhangi bir varlığı olan, onu yasaya uygun bir biçimde dilediği gibi kullanabilen kimse; sahip, malik. |
| İzlek | Bir yapıtta işlenen konunun anlamca ortaya koyduğu ana yönelim. |
| İzlence | Belirli şartlara ve düzene göre yapılması öngörülen işlemlerin bütünü; akış, program: “İzlence, en küçük bir aksama olmaksızın aktı gitti.” – Melih Cevdet Anday |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| Kaftan | Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi: “Başkasının sırmalı kaftanını giymektense kendi malım olan eski hırkayı tercih ederim.” – Ömer Seyfettin |
| Kakınç | Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; öfke, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap |
| Kalıt | 1- Birine, ölen bir yakınından kalan mal mülk, para veya servet; miras, bırakıt, tereke. 2- Kalıtım yoluyla gelen herhangi bir özellik. 3- Bir kuşağın kendinden sonra gelen kuşağa bıraktıkları |
| Kalpak | Kesik mahruti biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık: "Al bir kalpak giymişti al / Al bir ata binmişti al / Zafer ırak mı dedim / Aha diyordu" - Fazıl Hüsnü Dağlarca |
| Kam | Doğaüstü güçlerle ilişki kurabildiğine inanılan, gerek yin, gerekse tin sağlığı bozulmuş kişileri iyileştirebilen, sayrıları sağıltan, toplum önderi bilge kimse; bakşı, şaman. |
| Kargış | Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini dilemek için söylenen söz; ilenç, beddua. |
| Kaynarca | Bir suyun çıktığı yer; eşme, göz, pınar, memba. |
| Kelli | Çıkma durumundaki sözlerin ardı sıra geldiğinde birbirine bağladığı iki yargıdan birincisini zorlayıcı bir sebep olarak gösteren bir söz: "Sen meram ettikten kelli, tekeden süt çıkarırım, ağam! diyordu." - Halikarnas Balıkçısı (I) Anlatımda zaman geçişini, yeni bir sürecin başladığını, oluş sırasını anlatan bir söz; sonra, şimdiden sonra. (II) |
| Katar | Demir yolunda yolcu ve yük taşımakta kullanılan, bir veya birkaç çekici tarafından çekilen yük, yolcu taşıtları dizisi; tren, şimendifer: “İstanbul-Ankara arasında işleyen katarın adı Ankara Ekspresi’dir.” – Mahmut Esat Karakurt |
| Kılık | 1- Bir bireyin kendine özgü yapısı, onu başkalarından ayıran temel belirti ve bireyin davranış biçimlerini belirleyen, üstün ana özellik; öz yapı, ıra, seciye, ruh. 2- Bir kimsenin giyinişi, dış görünüşü; eşkâl. |
| Kırım | Savunmasız kişilerin veya tutsakların toplu olarak öldürülmesi; katliam. |
| Kışlak | Kışın orduların, göçebe oymakların hayvanlarıyla birlikte yayladan inip konakladıkları yer; ay(ğ)ıl, oba, köy. |
| Kıya | Bir canlıyı öldürme, cinayet: “Nasıl olur, yurdunu çok seven, Mehmet’e nasıl kıyabilir!” – Nâzım Hikmet |
| Kıygın | Haksızlığa uğramış (kimse); mağdur. |
| Kıyın | Güçlü bir kimsenin yasaya, vicdana aykırı olarak başkalarına yaptığı her türlü kötülük, haksızlık; kıygı, zulüm. |
| Kimileyin | Ara sıra: “Küçük dalgalar kimileyin gülüşür, kimileyin ağlaşır, ona göre.” – Selim İleri |
| Koca | Yaşlı kişi; aksakal, bilge, eren. |
| Konalga | Konaklanan Yer; Göçerlerin, yolcuların yolculuk veya göç sırasında konakladıkları sulu, otlu yer. |
| Koşuk | 1- Türlü simgelerle, tartımlı sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan anlatım biçimi 2- Türklerin İslamiyet öncesi dönemlerinde, toylarda veya kazanılan savaş sonrasında yapılan eğlencelerde kopuzla birlikte söyledikleri, genellikle sevgi, doğa ve yiğitlik konularını işleyen, uyak düzeni aaab, cccb, dddb vb. olan şiir. |
| Koyak | 1-Karalarda akarsu aşındırmasıyla oluşmuş, bir yöne doğru eğimli, uzunluğuna çukurluk; vadi. “Bir koyağa girip küçük bir çalılığa saklandılar.” – Yaşar Kemal 2- Dağlar ve kayalıklarda oluşmuş doğal çukur. “Yaylasını koyak koyak gezerim” – Halk türküsü |
| Kökleşik | Üzerinden çok süre geçmesine karşın değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen yapıt. |
| Könütöre | Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları; aktöre, sağtöre, ahlak |
| Köpek | İt soylulardan, boy ve biçim bakımından pek çok cinsi olan, çok iyi koku alan, sadık, bekçilik ve avcılık gibi işler için beslenen memeli hayvan; it. (ad) Köpek: Koruyucu, Bekçi (sıfat) |
| Köçe (küçe) | İl, ilçe vb. yerleşim bölgelerinde, iki yanında evler bulunan, ana yola oranla daha dar veya kısa olabilen geçit; sokak, ara yol. (Türkçe göç (köç) kökünden Arapçaya oradan Farsçaya) |
| Közkaman | Kimlik yitimine uğramış kişilik. |
| Kulaç | Gerilerek açılmış iki kolun parmak uçları arasındaki uzaklık: "Hortum beş on kulaç ötemize yanaşmıştı." - Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) |
| Kut | Devlet yönetiminde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından elde olunan üstün güç. (I) Mutluluk. (II)Tanrısal bir kaynaktan gelen güç, koruma, rahmet, bereket. (III) |
| Mâşuk | Sevilen, âşık olunan erkek: "Biz sevdik, âşık olduk; sevildik, maşuk olduk." - Yunus Emre |
| Mayil olmak | Gönül vermek |
| Nöker (nökür) | Yoldaş, arkadaş, bir önderin en yakınındakiler. ((Moğolcadan Türkçeye, Türkçeden Farsçaya geçmiş öz Türkçe söz. Kökeni “nökü”; yanına gelmek, yamamak, eklemek.) |
| Nen | Madde, eşya, söz, olay, iş, durum vb.nin yerine kullanılan, belirsiz anlamda bir söz; şey. |
| Oba | 1- Ortak veya özel malları bulunan, nüfusu iki binden aşağı olan, genellikle tarımsal alanda çalışılan, konutları ve öteki yapıları bu yaşam uygun yerleşim birimi; köy: “Yarın daha gün ışımadan kovduracağım onları obadan.” – Yaşar Kemal 2- Göçerlerin konak yeri; el, avul, köy. 3- Bu yerde konaklayan göçebe halk, oymak, aile. “Dayısı, amcası dâhil, obadan, oymaktan kimse dünür gitmeye gönüllü değildir.” – Tarık Buğra |
| Od | Yanıcı cisimlerin tutuşmasıyla beliren ısı ve ışık; ateş, nâr: “Yaz bahar ayında bir od verdiler / Yandım gittim ala karlı dağ iken” – Karacaoğlan |
| Ozan | 1- Koşuk söyleyen, yazan kimse 2- İmgelem gücü geniş olan, duyarlı, duygulu (kimse) |
| Öğrence | 1- Öğretmenin öğrenciye belirli bir sürede verdiği bilgi. 2- Bu bilgi aktarımı için ayrılan süre. 3- Öğrencinin öğrenmek zorunda olduğu bilgi. |
| Öğrenek | Öğrencilerin, bir öğretmenin gözetimi altında, anlatma, araştırma, küme çalışması vb. yollarla ve türlü eğitim araç ve gereçlerinden de yararlanarak öğrenim yaptıkları yer; sınıf, derslik, dershane. |
| Öntür | Törüt yapıtlarında, bir kişiliğin biçimsel, varoluşsal benzeri; ilk somut örnek, prototip. |
| Önüt | Önüt: Bilim veya sanat alanlarından herhangi birinde üstün bilgisi ve yeteneği olan kimse; üstat, mürşit, usta, öncü, önder. |
| Örge | 1- Kendi başlarına konuya özellik kazandıran ögelerin her biri; motif. 2- Bestenin bir parçasına çeşitli yönlerden birlik sağlayan belirleyici küçük birim; motif. 3- Yan yana gelerek bir bezeme işini oluşturan ve kendi başlarına birer birlik olan ögelerden her biri: nakış, motif: Halıdaki, kilimdeki, oyadaki nakışlar. |
| Özdek | Duyularla algılanabilen, bölünebilen, ağırlığı olan nesne; madde. (I) Sözlüklerde, bilgiliklerde tanımlanan, anlatılan sözcük, ad veya konulardan her biri (II) |
| Özdeksel | Özdekle ilgili, tinsel karşıtı; maddi: "Adıyla sanıyla, tarihsel olayları özdeksel açıdan değerlendirmek demektir." - Necati Cumalı |
| Özenç | 1- Yerine getirilmesi başkasından istenilen şey; emir, istek, meram, talep. 2- Bir nene karşı içten gelen yönelme duygusu; gönül, istek, heves, kasıt. |
| Özengen | Bir işi meslek veya alan uzmanı olmadan; para kazanmak için değil, yalnız zevki için yapan, hevesli, meraklı (kimse) |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| Perçem | Yüze düşen saç tutamı, yele |
| Renk | Cisimler tarafından yansılanan ışığın gözde oluşturduğu duyum; tü, tüs, boduk, çüvit, boyak. |
| Renkli | Boyaklı, boyalı, tüslü. |
| Renk tonu | Çalar; Yeşile çalar |
| Renk vermek | Boyamak |
| Salma | Giysilerde, kolun yeninden sarkan uzun çaput ya da örgü parçası. |
| San | Bir kimsenin görevindeki aşamasını, yerini veya katını gösteren ad; ünvan, titr: "Yavuz Selim’in oğlu ve Osmanlı Devleti’nin en güçlü hükümdarı olan Kanuni Sultan Süleyman da kendisine ‘halife’ sanını vermemiştir." - İhsan Güneş |
| Sav | 1- İleri sürülerek savunulan düşünce; dava, iddia, argüman: “Eleştiricilerimiz nasıl olur da böyle bir savda bulunabilirler?” – Necati Cumalı 2- Kendinde olmayan bir yeteneği, bir durumu varmış gibi gösterme. |
| Savca | Savcılığın soruşturma sonunda elde ettiği kanıtları ve savlarını içinde topladığı, yargılamada okunan yazı; iddianame. |
| Sağtöre | Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları; aktöre, doğrutöre, könütöre, ahlak. |
| Sağaltmak: | İyileştirmek amacıyla sağlık uygulamalarından geçirmek; Sağlığa kavuşturmak, iyileştirmek, iyi etmek, tedavi etmek. |
| Sağın (sagun) | İnsanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilaçlarla veya bazı araçlarla tedavi eden kimse; hekim, doktor, tabip. (Atasagun: Başhekim, Baştabip) |
| Savaşım | Herhangi bir amaca erişmek, bir güce karşı koyabilmek için bir kişi veya topluluğun güçlü, sürekli çabası; mücadele: "Belki de kanıma bir savaşım tutkusu şırınga edilmiş, her zaman bir amacım var." - Adalet Ağaoğlu |
| Sayga | Antiloplardan, sıcak ülkelerde yaşayan, geviş getiren, vücutları zarif görünüşlü, uzun boynuzları yukarı ve geriye doğru kıvrık, çok hızlı koşan bir tür hayvan |
| Sayrı | Hastalık, kaza veya yaralanma dolayısıyla yin veya tin sağlığı bozulmuş, iyileştirilmesi gereken (kimse, hayvan, organ); rahatsız, sökel, güçsüz, pestil, çorlu |
| Sayrılık | Canlılarda birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla sağlığın bozulması durumu; rahatsızlık, çor, dert, sayrılık, illet, maraz, maraza, zor, esenlik karşıtı. |
| Sevince | Sevindiren bilgi; sava, müjde, erim, şüyu. |
| Sınalgı | Vericiden iletilen dalgaların görüntü, olarak görünmesini, ses olarak duyulmasını sağlayan aygıt; televizyon. |
| Sin (I) | Öldükten, tin ayrıldıktan sonra kalan yin; ceset. Kişinin cansız varlığı. |
| Sin (II) | Ölünün gömülü olduğu yer; çukur, kara toprak, kara yer, gömüt, mezar, kabir. “Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri” – Yunus Emre |
| Soykırım | Bir adam topluluğunu ulusal, dinsel vb. nedenlerle yok etme; jenosit, genosit, pogrom. |
| Sömürgen | Sömürge yanlısı olan; yayılmacı, yayılımcı, sömürücü sömürücü: "Her sömürgen gibi onların da ömürleri kısacıktı çünkü sömürgenler hazıra konar, enerjilerini fark edip devreye sokmazlardı." - Mehmet Niyazi Özdemir |
| Söylence | Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen imgesel öykü; efsane, mitos, mit. (I) Geleneksel olarak yayılan veya toplumun imgesel gücü etkisiyle biçim değiştiren, yerinel bir anlatımı olan halk öyküsü; efsane, mitos, mit. (II) |
| Süslem | İyi görüntü sağlamak, belli bir tür yaratmak, yalnızca kimi düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde, gövdesinde yapılan boyamalar, değişimler; makyaj. |
| Şahan | Türk söylencesinde, koruyucu gücü simgeleyen, çoğunlukla av için eğitilmiş kuş türü; şahin. |
| Şahin | Türk söylencesinde, koruyucu gücü simgeleyen, çoğunlukla av için eğitilmiş kuş türü. |
| Şölen | Eğlenmek, bir olayı kutlamak amacıyla birçok kimsenin bir araya gelerek yedikleri yemek; ziyefet, toy : "Sizin şöleniniz, galiba, benimkinden daha masraflı olmuş." - Refik Halit Karay |
| Tansık | İnsanları hayran bırakan, insan aklının alamayacağı, olağanüstü, şaşırtıcı olay; mucize: "Bir gün Oğuz Atay'ın bir tansık gibi edebiyatımızdan geçtiğini kavrayacağız." - Selim İleri |
| Tartım | Bir dizede, bir notada vurgu, uzunluk veya ses özelliklerinin, durakların düzenli bir biçimde yinelenmesinden doğan ses uygunluğu; dizem, ritim. (I) |
| Tecim | Kazanç amacıyla yürütülen alım satım etkinliği; alışveriş, ticaret. (I) Ürün, mal vb. alım satımı; alışveriş, ticaret. (II) |
| Tin | Kişinin kendi varlığı, özü; ruh, can. |
| Toklu | Bir yıllık erkek ya da dişi koyun; “Ahırdaki tokluların meleyişi, sabahın sessizliğini bozuyordu.” - Ömer Seyfettin |
| Toygar | Küçük, ötücü bir kuş türü; tarla kuşu, çayır kuşu, turgay. |
| Töl | Canlıların üremesi sonucu ortaya çıkan yeni birey, bireylerin bütünü; döl, soy, sop. |
| Töre | Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü; yol yordam, ahlak. |
| Törüt | Duygu ve düşünceleri göze ve gönle yöneltecek biçimde söz, yazı, betiz, yontu vb. ile anlatım konusundaki yaratıcılık. (I) Belli bir uygarlığın, topluluğun anlayış, beğeni ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım. (II) |
| Törütmek | Anlak, düşünce, imgelem gücünden yararlanarak o ana dek görülmeyen yeni bir nen ortaya koymak, yapmak, yaratmak. |
| Törütmen | Güzel törütlerin herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, yapıt veren kimse; törüteri, törütçü, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, törüt adamı, sanatçı. |
| Tümce | Bir fikri, duyguyu, düşünceyi, oluşu veya kılışı bir yargı biçiminde anlatmak için çekimli fiille kullanılan sözcükler dizisi veya tek başına kullanılan çekimli fiil; cümle: “Her şey bütün bağlantılarıyla anlaşılmadan o tek tümceyi çevirtmek istemiyordu.” – Adalet Ağaoğlu |
| Türe | Yasalarla edinilen hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması; adalet. |
| Tüs | Cisimler tarafından yansılanan ışığın gözde oluşturduğu duyum; boyak, boduk, çüvit, renk |
| Tüze | Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü; hukuk. |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| Uçmak | 1- Tinin gövdeden ayrılması. 2- Tinin ölümden sonra göğe yükselmesi. 3- Ölümden sonra iyilerin gideceği yer; cennet. |
| Uğru | Başkasının malını çalan kimse; hırsız: "Şehrin en korkunç uğruları, katilleri buradan dışarı çıkamaz." - Salâh Birsel |
| Uğrulamak | Başkasının malını gizlice almak; çalmak, tüydürmek, hırsızlamak, kaldırmak: "Çünkü atını uğruladığı Gök Türkler işin farkına vararak ardına düşmüşler, arada uzun, yıpratıcı ve heyecanlı kovalamacalar olmuştu." - Hüseyin Nihal Atsız |
| Ulak | Bilgi getiren, ulaştıran, ileten; haberci: "Az sonra ulaklar oba beylerine haber ulaştırmak için atlanmışlardı." - Nezihe Araz |
| Ulam | Aralarında değme yönden ilgi veya benzerlik bulunan nenlerin tümü; kategori, grup: “İnsan üstüne düşünenlerin hepsi, her iki ulamda da yetkinliğe az rastlandığı görüşünde birleşirler.” – Azra Erhat |
| Ulus | Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, geçmiş, duygu, ülkü, gelenek, görenek birliği olan adam topluluğu; Budun, halk, millet. "Doğrulup gürlüyorsun yeryüzünde yeniden / Her silkinen, kalkınan, kurtulan ulusla sen" - Behçet Kemal Çağlar |
| Umar | Bir sonuca varmak, ortadaki engelleri kaldırmak için tutulması gereken yol; çare: "Bunun hiçbir umarı yok, sultanımız. Hiçbir umarı... Kıyamete kadar hüthütler ve karıncalar fil kalacaklar." - Yaşar Kemal |
| Umarsız | Çıkar yol bulamayan bir biçimde; çaresiz: "İnsan kurtuluşsuz, çaresiz, umarsız bir yaratık mıdır?" - Selim İleri |
| Utmak | Oyunda yenerek bir şey kazanmak; utmak, yutmak, ütmek, yengi, zafer, galibiyet |
| Uyum | 1- Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk; ahenk, armoni, imtizaç. 2- İki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek bir biçimdeki uygunluğu; harmoni. |
| Uyumsul | Uyuma yönelik, uyumla ilgili; uyumsal, uyumcul |
| Ülkülem | Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir kümenin davranışlarına yön veren siyasal, hukuksal, bilimsel, düşünsel, dinsel, töresel, güzel düşünceler bütünü. |
| Ünalgı | Titreşim etkisinden yararlanarak, seslerin iletilmesi düzeniyle yayılan dalgaları alan araç; Radyo |
| Verim | Ortaya çıkan, istenilen, beklenilen sonuç; semere: ”Yeni çıkan kitaplar, özellikle yerli yazarların verimleri öne geçiyor hep.” – Selim İleri |
| Yad | Tanınmayan, bilinmeyen; el, yadırgı: "Yad elde beylik sürmeden yurtta züğürt gezmek yeğdir". |
| Yad erklik | Dışarıdan gelen yasa veya buyruğa göre davranma, özerklik karşıtı. (I) Bir topluluğun yabancı kimseler tarafından yöneltilmesi durumu. (II) |
| Yağı | Birinin kötülüğünü isteyen, ondan tiksinen, ona zarar vermeye çalışan kimse; düşman, hasım, dost karşıtı: "Yağı basar, uğru çapar, tek başıma barınamam, ölürüm." - Memduh Şevket Esendal |
| Yakarış | Allah'a yalvarma, bir şeyin olmasını ya da olmamasını isteme; alkış, dua. |
| Yalvaç | Allah’ın, buyruklarını kişilere, topluluklara iletmek için elçi olarak görevlendirdiği kimse; elçi, yalavaç. |
| Yaymaca | Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma; propaganda. |
| Yeğin | Bir devinimin, bir gücün düzeyi; şiddet. |
| Yeğinlik | Yeğin olma durumu. |
| Yeğnilik | Yakışıksız bir davranışta bulunmak veya söz söylemek, hafiflik. |
| Yeldirmek | Aceleyle koşturmak, koşuşturmak. |
| Yeleç | Havası bol, temiz olan (yer); yeleken, yeleme, havadar. |
| Yel yeperek | Çok evgin, şaşkın bir biçimde, bilinçsizce (koşuşturmak); yel yepelek, yellim yepelek: "Kızım çıldırdın mı? Böyle yel yeperek yelken kürek, sağını solunu görmeden nereye gidiyorsun?" - Hüseyin Rahmi Gürpınar. |
| Yekinmek | Davranmak, olduğu yerden fırlamak, ayağa kalkmak, kalkmak için devinmek, kımıldamak: "Nihayet içlerinden biri yekindi, okumakta devam etti, ötekiler sustular." - Memduh Şevket Esendal |
| Yen | Giysi kolu: "Yalnız ellerini yıkadı, kuruladı, yenlerini indirdi." - Ömer Seyfettin |
| Yengi | Birçok emek ve tehlikeli uğraşma uğruna erişilen mutlu sonuç; zafer, galibiyet, galebe. |
| Yepelek | İnce yapılı; narin, nazlı, nazenin. |
| Yerinel | 1 – Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme; alegori. 2 – Bir sanat yapıtındaki ögelerin gerçek yaşamdan bir şeylerin yerine geçmesi durumu; alegorik. |
| Yetke | Yaptırma, yasak etme, buyurma, boyun eğdirme gücü; sulta, otorite, velayet. |
| Yin: | Kişi veya hayvanda gövde, baş, kol ve bacakların oluşturduğu bütün; eğin, ten, vücut: |
| Yiyinti | 1- Yeme içme. 2- Yiyecek, yenilecek, atıştırılacak nen. |
| Yiyintili | Tadı güzel; leziz, lezzetli. |
| Yumak | Suyla bir şeyi temizlemek; yıkamak, arıtmak, paklamak: “Mendilin yudum, arıttım.” – Karacaoğlan “Evlerinin önü susam / Bir su bulsam yüzüm yusam” – Halk türküsü |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)
Türkçe Sözlük
| -ca/-ça/-ce/-çe | Sözcüğün sonuna geldiğinde, bir işin, bir durumun sonuna geldiğini anlatan bir ilgeç; dek, değin, çeğin: "Sabahaca kandilleri yanardı" -Dadaloğlu |
| -cana/-çana/-cene/-çene | Sözcüğün sonuna geldiğinde, bir işin, bir durumun sonuna geldiğini anlatan bir ilgeç, dek, değin, çeğin: "" |
| -nen / -nan | Sözcüğün sonuna geldiğinde birliktelik, araç, neden veya durum anlatan tümceler yapmaya yarayan bir ilgeç, ile: "Akşama dek çiçeknen böceknen uğraşırdı." |
| -lı/-li-/-lu/-lü | Addan sıfat yapan ekler; Bir nenle ilgili, ona iyelik anlamı katar: “Taşlı tarla, bilgili kişi, bunlu süreç, sütlü kahve.” |
| -lık/-lik-/-luk/-lük | Addan sıfat yapan ekler; yer veya araç bildirir: “Kaşıklık gözü, işlik güncesi, çocukluk anısı, buzluk.” |
| -ca/-ce (-ça/-çe) | Addan sıfat yapan ekler; Tarz, biçim, dil bildirir: olgunca davranış, Türkçe betik |
| -cı/-ci/-cu/-cü | Addan sıfat yapan ekler; meslek, uğraş veya değginlik bildirir: Camcı, Balıkçı, işçi, oyuncu |
| -sız/-siz/-suz/-süz | Addan sıfat yapan ekler; Yokluk, eksiklik bildirir: “Evsiz kişiler, susuz yaz.” |
| -sı/-cıl/-sıl/-ıl/-lık/-cı/-ce/-sal/-sel | Addan sıfat yapan ekler; ilgili, değgin, ait anlamı verir: Sanatsı, insancıl, varsıl, yabanıl, ekinsel |
| -ım/-im/-ın/-in/-un/-ün | İyelik ekleri; adlara eklenerek kime değgin olduğunu, iyelik anlamıyla gösterir: Betiğim, yurdun, evimiz, aracınız. |
(Yararlanılan Kaynaklar: TDK Sözlük, Türk Lehçeleri Sözlükleri)






























