http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Film Afganistan’ın zorlu coğrafyasını anlatan genel görüntülerle başlıyor. Dağlar, tepeler, sarp kayalıklar ve uçsuz bucaksız vadiler, nefesli çalgıların yoğun kullanıldığı müzik eşliğinde gösteriliyor. Bu müzik, değişik biçim ve şekildeki zurnalarıyla görüntüye gelen habercilerden çıkıyormuş hissi veriyor ki; gerçekten de tabiattan, onu incitmeden yararlanmayı bilenlerce aktarılan bir ileti, dağlardan aşarak, geçitlerden geçerek, süzüle süzüle bozkıra ulaştırılıyor.

Bozkırın efendisi Büyük Tursen, gelen haberi çapandazlarıyla paylaşıyor: Kabil’de, Kral Buzkaşisi olacak ve siz seçilmişler, orada Meymene’yi ve Osman Bay’ı temsil edeceksiniz.

Atlılar, Joseph Kessel’in aynı adlı romanının, sinemaya uyarlanmış hali. Kitaptaki anlatım zenginliği ve sürükleyici kurgu, filmde de sağlanmış. Öykü, Buzkaşi oyunu ve Çapandazların izleğinde Afganistan denilen bir ülkeyi ve orada yaşayan insanların yaşam damarlarını, bir amaca hizmet ederek anlatıyor. Parayı veren düdüğü çalar, özdeyişini haklı çıkaran bir amaç; Batı kamuoyuna yeni sömürü alanlarını tanıtmak, oradan faydalanmanın ip uçlarını vermek.

Kitapta olduğu gibi filmde de, Holivud’un ötekisi Türkler ve Müslümanlarla ilgili pek çok yanlış, yanıltıcı ve aşağılayıcı izler var. Zaman içerisinde kanıksar hale geldiğimiz Holivud yönlendirmeleri bu filme de ustaca yerleştirilmiş. Yaratılmak istenen derin görüntü, baştan sona, anlatım bütünlüğünü güçlendirecek uygulamalarla sağlanmış.

Daha ilk oyunculu sahnede, yataktan kalkan Büyük Tursen giysilerini giyip dışarı çıkıyor. Kapının önünde bekleyen yardımcısının elindeki bir tasın içine parmaklarının ucunu daldırıp çıkarıyor ve bulaşan su damlacıklarını yüzüne değdiriyor. Büyük Tursen’in sabah temizliği bu kadar! İkili sırtlarını kameraya dönüp giderken kapının yanındaki borunun ucunda kırık bir musluk verilmek istenen derin görüntüyü pekiştiriyor: Pis bunlar!

Oysa; Türkler batılılar gibi durgun suda ne yüzlerini ne de bedenlerini yıkarlar. Türkler için temizliğin olmazsa olmazı akan sudur. Çeşmeden, olmuyorsa, ibrikten, sürahiden dökülen suyla el yüz yıkanır, abdest alınır. Ama gördüklerimiz böyle söylemiyor. Uzunca bir bezi kıvıra kıvıra başına dolayan ve sanki tılsımlı bir edayla yüzüne su damlaları serpen bir adam tanıştırılıyor izleyiciyle. Üstelik bu adam Büyük Tursen. Filmin en önemli üç kişiliğinden biri; başroldeki Uraz’ın babası.

Büyük Tursen’in nezdinde orada yaşayan insanların küçültülmesi bununla bitmiyor. Büyük Tursen, Buzkaşiye gidecek çapandazları açıklarken, önce uçak gürültüsünü işitiyor, ardından da Tursen’in bakışıyla birlikte gökyüzündeki uçağı görüyoruz. Uçak gidinceye, gürültü kesilinceye kadar Büyük Tursen beklemek zorunda kalıyor. Gökyüzünde batı medeniyetinin temsilcisi uçak, yerde ise sefil bir çevre içinde, “Apaçi” kılıklı ve vahşi görünümlü insanlar: İşte muhataplarınız bunlar!

Filmde öykünün ilerlemesini sağlayan zaman aşımı, belgesel nitelikli geçişlerle verilmiş. Afganistan’da yaşamın hemen her alanı hakkında, izleyenleri fikir sahibi yapacak ipuçları aktarılmış. O kadar ki film, kurmaca bölümlerinden bağımsız kurgulandığında 1971 yılı Afganistan’ına ait kapsamlı bir belgesel oluşturulur. Sürekli hayvanları vuruşturan, eğlenen, sokaklarda yemek yiyen, çocuğu yaşlısı her daim esrar çeken, ilkel koşullarda pislik içerisindeki bir çevrede yaşayan pasaklı insanların belgeseli. Afganistan böyle bir yer midir? Evet, 1850’li yıllarda başlayan işgal ve sömürünün günümüze bıraktığı Afganistan böyle bir yerdir! Filmde izletilenler de, günümüzde egemen yayın organlarında kafamıza sokulan ilkellik akan görüntülerin 70’li yıllardaki halidir.

Hemen her şeyin insan gücüyle yapıldığı işliklerde, demirci, halıcı ve pamuk atan birkaç üreticinin dışında üretime ilişkin pek bir şey verilmemiş. Yol kenarlarında elleriyle yemek yiyen, saçlarını sakallarını kestiren, kamyonların tepesinde seyahat eden, uyuşuk uyuşuk dolaşan, günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz ve sakat insanlar; karmaşa içinde yaşayan bir toplum: Bakir bir Pazar, ne götürseniz satabilirsiniz!

Pazar yerindeki Buda heykelinin altına Allah yazısının yerleştirilmesi bir başka tesadüf! O görüntünün önünde Hayatal’la pazarcı kadının konuşmaları ve davranışları izleyenler için altın değerinde bilgiler veriyor. Pazarcı kadın, söyleyeceği sözün Hayatal için değerli olduğunu kavradığı an ondan para istiyor. Hayatal parayı veriyor, kadın konuşuyor ve derin görüntü belleklere kazınıyor: Oradaki insanlar rüşvetçidir, satın alınabilirler. Parayı verdiğinizde ulaşamayacağınız bilgi, yaptıramayacağınız iş yoktur!

Film boyunca halkın sürekli müşterek bahis oynamak için bahane aradığı bir hava oluşturulmuş. Küçük kuşların gagaları yakın çekimde kestiriliyor, keskinlenen gagalarıyla iki küçük kuş dövüştürülüyor; etraftaki herkes keyifle izliyor ve tuttuğu tarafa para yatırıyor. Zevkten çıldırmış oldukları yakın çekimlerle gözümüze sokulan insanların önünde develer güreştiriliyor. İlin valisinin katıldığı ve müşterek bahsi bizzat idare ettiği koç vuruşları yapılıyor. Bütün bunlar, izleyenlerin duygularını, gördükleri insanlardan nefret etmeye, onları kendilerinden soyutlayarak, öteki yaratıklar gibi yorumlamaya yönlendiren bir kurgu içerisinde verilmiş. Kan içinde kalan zavallı hayvanlar ve onların üzerinden para kazanan, keyif alan, sakallı, yerlerde oturan, pis kıyafetli ucubeler: Vahşi yaratıklar!

Böylece Türk medeniyetinin etki alanında, her tavrın bir denge gözeterek geliştirildiği ve uygulandığı gerçeği karartılmış. Oysa, Türkler deveyle deveyi güreştirir, koçla koçu vuruşturur. Kuşla kuş gagalaşır, itle it dalaşır. Her şey dengi denginedir. Güreşen hayvanların asla birbirlerini öldürmelerine izin verilmez. Ya güreşi yöneten, ya da hayvanın sahibi zor durumu anlar ve hemen müdahale eder. Yaralanan hayvan tımar edilir, iyileştirilir; arenalarda, şarapla pelteleşmiş vicdanların, çıldırmış teşvikleriyle boğaların insafsızca, hunharca şişlenerek yavaş yavaş öldürülmesinin aksine.

Filmin etrafında şekillendiği Buzkaşi de bu yönlendirmeden nasibini almış. Uzun Buzkaşi sahnesinde, verilen yakın çekimlerle oyun, insanların hem birbirlerine hem de hayvanlara vahşice eziyet ettikleri bir mücadele gibi gösterilmiş. Çekimler, o yılların şartları düşünüldüğünde olağanüstü etkileyici. Ancak tercih edilen çerçeveler, ayrıntı çekimler ve kurguyla, kıyasıya geçen mücadele içinde, kırbaçlar kuralsızca sallanıyor, atlar ölüyor, oyuncular birbirlerini sanki öldürmek istiyorlar algısı oluşturulmuş. Dahası atlar ölüyor, yarışmacılar yaralanıyor ama oyun hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Ölen bir at çekiciyle yerde sürüklenerek oyun alanının dışına taşınıyor.

Oysa, Buzkaşiyi iki söz tanımlar: Adalet Halkası ve Helâl. Güçlerin sınandığı, dayanıklılığın, çevikliğin ve aklın kazananı belirlediği Buzkaşi, insan ve atın birlikteliğinin doruğa çıktığı kurallı bir erkek oyunudur. Kesilmiş bir keçinin adalet halkası denilen yerden alınıp, belirli mesafeyi kat ettikten sonra tekrar adalet halkasına Helâl çığlıklarıyla bırakılmasıdır. Elbette kazalar olur ama Buzkaşi temelinde adalet ve helâl düşüncesi olan bir oyundur.

Ama yönetmen, daha filmin başlarında uzaklaştırıyor izleyenleri, bu felsefeden ve yayılması muhtemel algıdan. Bacağı kırılan Uraz’a, elinde Arap alfabesiyle yazılmış kitaptan bir sayfa yırttırıyor ve Peygamberin sözleri bu, iyi gelecek dedirterek yaranın üstüne koyup, sardırtıyor. Sonrasında ise Mukhi’nin, Kuran’ın sözü var onda uyarısına rağmen, iğrenen bir yüz ifadesiyle ve dalga geçen bir söz eşliğinde, Zere’ye yırttırıp attırıyor: Körü körüne boş inançlara iman eden, neye iman ettiğini bile bilmeyen cahiller!

Bu anlatılanlara koşut niyetle düzenlendiği belli olan başka uygulamalara da rastlamak mümkün. Atların koşumlarına, tam alnına gelecek biçimde yerleştirilen haç, kadın kılıklı oğlanlar, kötü ve olumsuz sahnelerden sonra ezan sesiyle başlayan sahneler, namaz kılanların Meksika dalgası gibi kademeli olarak secdeye yatırılması, diğerlerinden uzağa alınmış beyaz gelinlikli gelinle takım elbiseli güveyi ve medeniyeti temsil eden Bentley, Land Rover marka İngiliz arabaları gibi pek çok unsur filme yerleştirilmiş.

Seyirci, bir baba ile oğul arasında geçen karmaşık ruh hallerinin çözümlemesine ilişkin mücadeleyi ve geleneksi bir oyun oynayan atlı insanları izlediğini zannederken, etkisini, davranışları ve düşüncelerinde fark edemeden göreceği derin görüntü, belleğine bir nakış gibi işlenmiş.

Sinema belki de bunun için var ve hakkını teslim etmek gerekir ki filmi yapanlar düşüncelerini başarıyla uygulamışlar.

Ahmet Kömeçoğlu

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız