BOZKIRIN HÜZNÜ “CEMİLE”

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Cengiz Aytmatov’un destansı yapıtlarından biri, CEMİLE. İkinci dünya savaşı yıllarında geçen bir öyküden uyarlanan film, hikâyeyle aynı adı taşıyor. SİNEMASALI topluluğu olarak, Rusça özgün haliyle ve Türkiye Türkçesine çevrilmiş altyazıyla izledik, Cemile’yi. Tabi tüm altyazılı filmlerde olduğu gibi odaklanma sorunu yaşadık. Ses ve görüntü ağırlıklı kimi önemli anlatıları da muhtemelen fark edemedik. Bu olumsuzluklar bile bizi, Cemile’nin büyülü ortamından uzaklaştıramadı. Gerek öykünün gücü ve gerekse yönetmenin başarılı yönlendirmeleri filmi ilgi ile izlememizi sağladı. Belki yönetmen İrina Poplovskaya’nın öyküyü çok iyi içselleştirmesinin, özümsemesinin, belki de onun ilk kurmaca sinema filmi olması nedeniyle duyduğu heyecanın işine yansıyan olumlu etkisi, izleyenleri filme bağladı.

Film, ikinci dünya savaşı yıllarında, Cemile adlı, evli, genç bir kadının yaşadığı aşkı, küçük kayını Seyit’in dilinden anlatan bir kurmaca. Cemile, kocası Sadık’la yeni evliyken, düğünün hemen ardından Sadık askere gitmek zorunda kalıyor. Öykü de bu süreçte zenginlik kazanıyor. Seyit’in yengesine olan bağı, onu sahiplenme ve koruma isteği, obadaki ayağı sakat eski asker Daniyar’ın Cemile’ye duyduğu ilgi, Sadık hakkında Cemile’nin içinde büyüyen kuşkular ve onu bir karar vermeye zorlayan gelişmeler, tüm bu kişilerin yaşadığı yalnızlık duygusuyla birleşince kitaptaki anlatımı yakalayan güzellikte bir film ortaya çıkmış. SİNEMASALI topluluğundan deneyimli ruh bilim uzmanı Prof. Dr. İshak Özkan, öyküde farklı boyutlarda dört aşk hikâyesi olduğuna vurgu yaptı: Cemile, Sadık, Daniyar ve Seyit’in aşkları. Üç erkeğin aynı kadına, Cemile’ye olan sevgileri ve bunlara karşılık Cemile’nin Sevgisi. Sonuçta görüldü ki belirleyici olan kadının, Cemile’nin sevgisiydi ve sevdiği adamla, Daniyar’la yoldaşlığı tercih etti.

Film, Kırgız halkı özelinde ve Cemile kişisi izleğinde, savaş yıllarının olumsuz koşullarında, Sovyet tarzı yaşamın hâkim kılınmaya çalışıldığı bir ortamda, Türkistan Türklerinin yaşadığı güçlüklerden ve çaresizliklerden kesitler aktarıyor. Cengiz Aytmatov’un Kırgız Türklerinin darbızını oluşturan pek çok öğeyi yapıtının içine yerleştirmiş olması, yönetmenin işini kolaylaştıran bir malzeme baylığı sağlamış. Film, bu baylığın bir sonucu olarak, Kırgızların, gelenekleri, inançları, efsaneleri etrafında güçlükleri aşmak için gösterdikleri çabalardan izler taşıyor. Kitap’ta olduğu gibi filmde de bu katmanlar, sıkıcı olmayan hoş bir dil oluşturularak aktarılıyor.

Bu anlatıların birinde, Seyit’in resme olan yeteneğine şahit oluyoruz. Yaşadıklarının coşkusuyla içinin kıpır kıpır ettiğini söyleyen Seyit, hayal gücünü dışa vurma isteğiyle harman yerindeki taşların, kayaların üzerine resimler çiziyor. Yağan ilk yağmurla bu resimler silinince, bu kez kolhozun yöneticisinin masasından aldığı kâğıtlara çiziyor, Daniyar’ı, Cemile’yi, ay ışığında giden atlı arabaları ve akan derelerin yakamozları içinde koşuşan atları.
Harman yığınının arkasına gizlenip, ilk resmini çizmeye başlarken “Bismillah” diyor çocuk Seyit. -“Bismillah! Allah yardımcın olsun”, uzun yıllar önce babam beni ilk kez bir ata bindirdiğinde bunu söylemişti. Bismillah, yeni bir başlangıç demekti.- diye açıklama getiriyor, anlatıcı büyük Seyit’in diliyle.

Filmin bir başka yerinde, dağların eteğinde, uçsuz bucaksız ekinlerin arasında, Daniyar’ın söylediği türkünün eşliğinde ve dingin bir ortamda arabalarıyla yol alan Cemile ve Seyit’in huzuru, uzaktan işitilmeye başlayan naralarla kaçıyor. Savaşın başladığı haberini getiren atlının bağırışları, atların nal sesleri, çocuk ağlamalarıyla bir anda oluşan kargaşa ortamının içinden yükselen Manascının sesi yol gösterici bir yıldız gibi parıldıyor:
-Anlatılan Kahraman Manas’ın sözleriydi ve insanlara yol gösteriyordu: ” Ey Manas’ın soyu!.. Savaşın! Atlarınıza binin ve düşmanı yok edin!”

Türkler tarafından çizilen dünyanın en eski kaya resimlerine vurgu, her işin başının besmele olduğu, askerden gelen Sadık onuruna, Allah rızası için onu kötülüklerden koruması için kesilen kurban, ip eğeren kadınlar gibi Türkiye’de de yaşanılan ortak pek çok derin izli davranışın Cemile filminde yer alıyor olması son derece önemli. Sovyet döneminin, bu günkü küreselciler gibi özgün ve yerel kimlikleri yok sayma; yeni, tek tip kimlik oluşturma çabalarının hâkim olduğu zor koşulları göz önüne getirildiğinde, Cengiz Aytmatov’un ve filmin yapımcılarının bu kişilikli duruşlarına saygı duymamak mümkün değil.

Cemile, Cengiz Aytmatov’un oluşturduğu, başına buyruk, tuttuğunu koparan, geleneğe ve düzene başkaldıran bir kişilik. Filmin başlarında “kız kovalama” yarışında Cemile’yi yakalayamayan Sadık, onu zorla kaçırıyor. Aslında kız kaçırma da bir gelenektir ve Cemile buna karşı koymaya çalışıyor ama bu çabası sonuçsuz kalıyor. Film boyunca Cemile’nin gelenekleri hiçe sayan -suyun başında erkeklerle oynaşması- gibi pek çok davranışına şahit oluyoruz. Sovyet tipi kimlik oluşturmada Cemile’nin bir etkileyen -rol model- olarak ortaya çıkarılması, bu gün bizim bu kitabı okuyabilmemiz, filmi seyredebilmemiz için o dönemin erkine verilmiş bir ödündür belki de! Bilemiyoruz. Bildiğimiz; Cengiz Aytmatov yapıtlarının hemen hepsinde aykırı bir bitişin varlığıdır. Ak Gemi adlı yapıtında da çocuğun ulaştığı son, öykünün yazıldığı günden beri tartışma konusu değil mi? Cengiz Aytmatov’u güçlü bir yazar kılan, yapıtlarında okuyucuyu öyküye ortak eden ve onları düşünmeye yönlendiren çentikleri yerli yerinde kullanan yönünü Cemile’de görmememiz bizi hayal kırıklığına uğratırdı. Cemile öyküsü de Cengiz Aytmatov’un diğer yapıtları gibi eleştiriye açık bir sonla bitiyor: Cemile, asker kocasını bırakıp Daniyar ile çekip gidiyor. Bu son, ne o zamanlarda ne de şimdilerde, kolay kolay kabul edilebilir bir davranış değil. Cemile’yi Fransızcaya çeviren Lois Aragon, belki de bu davranışa, bu sona vurgu yaparak diyor ki; “Cemile, Dünyanın en güzel aşk hikâyesi”. 
Filmin ve yönetmenin bir diğer başarılı yönü onca belgesel bilgiyi, yoğunluğu hissettirmeden, drama kuralları içinde anlatılabilmesi. Filmin geçtiği mekânın açık ufuklu olması; gölge ve ışık oyunlarıyla hareketlendirilmiş çekimlere uygunluğu yönetmenin işini kolaylaştıran unsurlar. Tabi bunların yanı sıra İrina Poplovskaya’nın olumlu yönetmen tercihlerini ve özellikle küçük oyuncu Seyit’te yakaladığı başarılı oyuncu yönetimini de göz ardı etmemek gerek.

İrina Poplovskaya sanırım o dönemde etkin olan bir yöntemden yararlanmış ve siyah beyaz film içinde renkli çekimlerle bir anlatım gerçekleştirmiş. Aynı yöntemi, daha etkili bir biçimde, 1968 yılında çekilen Elveda Gülsarı filminde, Sergey Urusevski’nin de kullandığını görüyoruz. Siyah beyaz bütünlük içinde yer alan renkli çekimlerin hem bu günü, hem de geçmişin elimizde kalan en güzel anlarını anlatıyor olmasıyla Cemile, SİNEMASALI içerisindeki MASAL sözünün hakkını veren büyüleyici bir film. Cemile, İnsan aklını ve duygusunu yok sayan, sinema seyircisini düşünceden uzaklaştırıp, kendi zincirlerini seven insansı yaratıklar haline dönüştüren günümüz sinemalarının etkisinden sıyrılıp, özünü bulmak isteyenler için bir can simidi.

Ahmet Kömeçoğlu

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız