AYDINCA BİR YÜZLEŞME “7. KITA”

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

7. Kıta filminin başında, neredeyse gerçek zamanlı aktarılan araba yıkama sahnesi üzerindeki altyazılar, filmin Avusturya yapımı olduğu, 1989 yılında çekildiği ve yönetmeninin de Michael Haneke olduğu bilgisini veriyor. En baştaki görüntüler ve bilgiler filmin hangi temellere dayalı olduğu hakkında bir fikir edinmemizi de sağlıyor; batılı bir yönetmenin gözüyle batıda geçen bir film izleyeceğiz. Ama film ilerledikçe bu batılı yönetmenin tercihlerinin ve anlatım tarzının farklılıklar içerdiğini görüyoruz. En azından emperyalizmin sinema kolu Holivud’un ilgimizi hapseden uyuşturucu etkisi gözümüze çarpmıyor; bu film farklı.

İzleyen sahnede, radyolu saatin uyarısı ve devamında haber sunucusunun yorumsuz ve renksiz sesiyle söyledikleri bilgiler eşliğinde, uykularından uyanan bir aileyle karşılaşıyoruz. Aile bireylerinin hiç birinin yüzünü görmeden, yakın çekimlerle verilen hazırlıklar devam ediyor. Anne, baba ve bir çocuk; üç kişilik bu ailenin varlığını, bir şeylerle ilişkileri üzerinden izliyoruz. Bir şey çıkarılıyor, diğer şey giyiliyor. O şey açılıyor, bu şey kapanıyor, öteki şey kaynatılıyor, diğer şeyler toplanıyor, her şeye bir şeyler yapılıyor; günün başlangıcında yapılması gerekenleri bir bir yerine getiriliyor ve aile kahvaltı masasının başına geçiyor. Bir şeyden süt, öbür şeyden kahve boşaltılıyor; diğer şeyden reçel alınıyor, tereyağı başka bir şeyden. Film bittiğinde anlayacağız ki, bu her şeye sahip görünen aile, aslında, sonun başlangıcını yaşıyor.

Film boyunca her şey, ilk sahnelerdeki gibi, öyle böyle şeyler üzerinden anlatılıyor ve hali vakti yerinde bir ailenin tekdüzeliklerle dolu varlığı, bu bir şeylerin anlamını yitirdiği anda yaşananlarla son buluyor.

Bu kez bir vazgeçme, yok etme, faslı başlıyor. Bir şeyler kırılıyor, diğer şeyler yıkılıyor, her şey teker teker yok ediliyor. Her şeyleri olan bu çekirdek aile ebeveynlerinin, biricik, tek çocuklarını ilaçla zehirleyerek öldürmeleri ve ardından önce annenin sonra babanın yine ilaç içerek özlerini öldürmeleriyle her şey bitiyor, geriye bir şey kalmıyor.

7. Kıta, kendini yok eden bir ailenin öyküsünü, 1987 yılından başlayarak, 1988 ve 1989 yılına ait kesitlerle üç bölüm halinde özetliyor. Film, Avusturya’da yaşanmış bir olayın, Haneke’nin duygularıyla ve bakış açısıyla sinemaya aktarılmasından başka bir şey değil. Yani yaşanılan şeyler, gerçek hayattan alınma şeyler. Bu anlatımın içeriğine eklediğim bu kadar çok şey, beni de rahatsız etti ama durum bu; şey, rahatlığın içerisinde yaşanılan rahatsızlığın ifadesi bu filmde.

Şey, belirsizlikleri işaret etmede kullandığımız çok güzel bir Arapça söz. Güzelliği, bir “hiç” olmasına karşın sinesinde barındırdığı ifade gücünde saklı. Bir nesneden, olaydan, durumdan bahsederken hemencecik aklımıza gelen, neredeyse her duruma uyan bir şey; “şey”. Türkçe düşünce biçimiyle onun çoğulu “şeyler” olur ama geldiği dildeki çoğulu, “eşya” sözüyle karşılık buluyor. Arapçadan Türkçeye geçerken çoğalarak gelen, Türkçenin baylığına baylık katan bir söz. Bizim bakışımızla, yani Türkçenin yol göstericiliğinde değerlendirdiğimizde, 7. Kıta filmi, “şey”, “şeyler” veya “eşya”nın, yaşamın ruhunu iteleyip hayatın merkezine oturduğunda olacakların ve olanların sanatsı anlatımı.

Filmin ruhunu yansıtan tercihlerin sonucu olarak film boyunca sürekli bir şeyler gözümüze sokuluyor, insanlar geride bırakılıyor. İnsan, şey, şeyler ve eşya arasına sıkışmış bir zavallılık halinde. Bu bana “Bir Ayrılık” adıyla Türkçeye çevrilen, Sinemasalı’da değerlendirdiğimiz “Codayi Nadir Ez Simin” filmini hatırlattı. O filmde de, karmaşanın ve çatışmaların hâkim olduğu İran ikliminde yaşayanların ruh halleri, o bozuk düzenin etkisiyle farkında olmadan yaşanılan sıkıntılar, benzer anlatımlarla yansıtılıyordu. Oyunun geçtiği sahnelerde, aslında konuyla birebir ilgili değilmiş gibi gözüken ama içten içe izleyenleri etkisi altına alan, yoran, bezdiren bir hareket, kargaşa sürekliliği vardı. Çok başarılı bir anlatımdı doğrusu. 7.Kıta filminde de benzeri bir dolayısıyla anlatım var ve izleyiciyi değişik noktalardan etkisi altına alıyor; kimimiz tedirgin oluyor, kimimiz ürkütücü, korkunç buluyor, kimimiz de sıkıcı.

7. Kıta filmini hem Haneke’nin ilk sinema yapıtı olması hem de filmin konusunda var olan “Yeni Türkiye” ipuçlarını görebileceğimizi düşünerek bir kez de Sinemasalı gönüllüleriyle birlikte izlemek istedik.

Film, konusunun geçtiği ülke ve topluluğun ruh halini, Türkiye’yi yönetenlerin “stratejik hedef” olarak önümüze koydukları yaşam biçimini, bizden yıllar önce deneyimleyenlerin geldikleri noktayı ortaya koyuyordu. Haneke’nin geçerli sinema kurallarını ihlal etmeden bize sunduğu filmin akışı, tüketme hızı günden güne artan bizler için oldukça yavaş, hatta kimilerimiz için yavaştan da öte sıkıcıydı. Varsın sıkıcı olsundu. Sinemasalı’nın varoluş sebeplerinden biri de zaten buydu; farkında olmadan canımızı sıkan, gönüllerimizi daraltan, ufkumuzu değiştirip, yolumuzu şaşırtan, hoş görünümlü karanlıklarda yitmektense, sıkıntılı süreçlerle gerçekleri fark ederek aydınlığa ulaşmak.

Televizyonlarımızda ve sinema salonlarımızda “sıkıcı” olmayan ve “uyuşmayı” uygun uyutma koşullarında sağlayan filmler zaten yeterince var. Bu çokluğun karşısında bir tane “sıkıcı” filmden ne çıkar dedik ve 7.Kıta’yı bir kez daha izledik. Sonuçta gördük ki, film, aslında bizi anlatıyordu. Yaşadıklarımızı yaşamıyormuş gibi inkâr edişimiz bile bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Kendi filmimizi geriye sarıp, salim kafayla izlediğimizde, üç aşağı beş yukarı bu filmdekilerle örtüştüğünü gördük: Önce bizi var eden en geniş halkayla ilişkilerimizi koparan bir sürece itildik. Farkında olmadan nenelerimiz ve dedelerimiz, arada bir yanlarına sokulup gönlünü aldığımız varlıklar haline geldi. Çağı yakalamak uğruna, hayatın amacı haline getirdiğimiz ama sonunda bizi kürek mahkûmu olmaktan öteye taşımayan eğitim ve öğretim yolunda, evlerimizden ayrılıp başka başka şehirlere koşturduk. Akıp giden kalabalıklar arasında yalnızlığımızı yaşarken, anne babamızla imkânlar nispetinde açabildiğimiz telefon görüşmeleriyle halleştik. Hiçbir zerresine hâkim olamadığımız hayatımızın çok iyi gittiği yalanlarını paylaştık. Geçip giden yıllar ve araya giren mesafeler bizi koruyan, kollayan, üzerimize titreyen bir halkayla daha bağımızı kopardı. Ailemizle olan aidiyetimiz gün geçtikçe azalırken “mahalle baskısı” ile dayatılan filmleri izledik, okumamız istenilen kitapları okuduk ki bir çevrenin içinde olsun kalabilelim. Pamuk ipliğine bağlı ilişkilerle edindiğimiz, birbiri hakkında pek de bilgisi olmayan tanışlar arasından özgür irademizle seçtiğimiz eşlerle en yakınlarımızı annemizi, babamızı, kardeşlerimizi en uzağa bırakarak yeni birliktelikler oluşturduk. Dört duvarın arasında özgürlüğümüzü ilan ettik. Mutat hale gelen alışveriş seanslarımızda tatmin olmamış ruhumuzun isterik itişleriyle aldığımız şeylerle doldurduğumuz bir evimiz oldu. Sonunda Haneke’nin 7. Kıta’sındakilerden farksız olduk.

Olmadık mı?

Eğer hâlâ hayır bu bizi yansıtmıyor, biz böyle olmadık diye ayak diretiyorsak bilelim ki, olan biteni fark etmeyecek kadar akıl, fikir, izan yoksunu olmuşuz da haberimiz olmamış.

Sanat bu haller için var; herkesin bir yöne baktığı, cahilliğin, aptallığın, budalalığın toplumu esir aldığı iklimlerde taze bir nefes, yeni bir soluk almamızı sağlamak için. Sinema bu uyarıcı içerikleriyle güzel. Sinema, seyredelim geçelim, günümüzü gün edelim diye değil, İzleyelim, düşünelim, zihnimizi geliştirelim diye var olmalı diyor, Haneke, 7.KITA filmiyle.

Adından da anlaşılacağı üzere kesinliği belli olmayan bir gelecek için düş kurmanın ötesine geçenlere; yarın için dünü ve bu günü ziyan edenlere bir uyarı, 7.Kıta.

Ahmet Kömeçoğlu

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız