TÜRLERİN KAPSAM ALANLARI

Yönetmenliğini Andrey Tarkovski’nin yaptığı, 1972 yılında seyirciyle buluşan Solaris, başlangıçta bilimsel gerçeklik dışında ki insancıl düşünceleri reddeden, somut ve akılcı bilim çizgisinde ilerleyen ruhbilimci Kris Kelvin’in, Solaris gezegenine gittikten sonraki değişen düşünüş biçimini, felsefi sorgulamalar ekseninde ele alan bir kurmaca.

Stanislav Lem’in aynı isimli romanından beyaz perdeye aktarılan Solaris: anlatış, olay örgüsü ve karakter dağılımı açısından farklılık gösterse de her iki eser de bilim kurgudaki Amerikan ekolüne karşıt özelliklere sahip. İnsanı, bilim araştırmalarında edilgen konuma koyan Amerikan ekolü, uzayı keşfetme biçiminin fethe dönmesiyle bireyin değersizleşmesine yol açarken, karşıt görüşü savunan yazar Lem, bireyi araştırmaların içine etken konumda katan Solaris gezegeninde, bilimin yetersizliğini gösteriyor. Eserlerde, bilimde etik durumunun sorgulamasının yapıldığını söyleyebilmek mümkün. Böylece Tarkovski’nin yorumlamasıyla Solaris’i: düşünen, algılayan, gözlemleyen ve gelişen bir gezegen olarak kendi maddi dönüşümünü ve bireyleri dönüştürüşünü izliyoruz. Stanislav Lem, Solaris filminin kitaptaki anlattıklarıyla bağdaşmadığını belirtiyor.

Andrey Tarkovski

Filmin eleştirisine başlamadan önce edebiyat-film disiplinleri arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmalı ve sanat yapıtlarının öznel bir yapıyla kurulduğunu unutmamalıyız. Yani eser, üretildikten sonra sanatçısından anlatı olarak ayrılıp artık okuyucunun, seyircinin de olaya dahil olmasıyla yeni anlamlara kavuşur. Bu yüzden sanat eserleri hakkında salt gerçeği yansıtan bir yorum yapmak mümkün değildir. Tarkovski de, okumuş olduğu Solaris eserini kendi algı süzgecinden geçirerek yorumunu seyircilerle paylaşmıştır. Dönemin politik koşullarından kaynaklı olarak kapalı anlamı tercih etmiş olan Rus yönetmen Tarkovski, imgelem sanatını filminde işliyor.

İki bölümden oluşan filmin başında bilim insanı, Kris Kelvin’in Solaris’e gitmeden bir gün önce zaman geçirdiği ailesinin evini, daha önce Solaris’te bulunmuş olan Berton, Kris’i uyarmak ve Solaris hakkında bilgi vermek için ziyarete geliyor. Evin içerisinde göze çarpan Eshilos büstünden yola çıkarak, kültür krizinin oluşacağını öngörmek mümkün. Filmin ilerleyen bölümlerinde kendisini yeniden inşa edecek ata erk düşüncenin izlerini, baba oğul betimlemesini ve acıma duygusunun sinyallerini alıyoruz. Konuşmalardan, karakterlerin Solaris bilimine karşı olan tavırlarını anlama fırsatını yakalıyoruz.

Duygu ve düşüncelerden arınmış bir bilimi savunan Kelvin, Berton’un anlattıklarını, ben şair değilim, diyerek ciddiye almıyor. Berton’un evden ayrılmasıyla beş dakika süren otoyol sahnesi başlıyor. Tüneller, alt ve üst yolların karmaşasıyla oluşan yol yapısı, dönemin Rusyasında olmadığı için Uzak Doğu’da çekim yapılıyor. Çekimin Uzak Doğu’da yapıldığını tabelalardan ve çerçeveye dahil olan araçlardan gözlemleyebilmek mümkün. Filmin devamında, Solaris’e varan ruh bilimci Kelvin, konfor alanından çıkarak yabancı bir dünyaya gitmiş oluyor böylece kahramanın değişim yolculuğu başlıyor.

Film İçinde Film

Eskiden ilgi çekici olan Solaris biliminin incelenmesi için inşa edilen istasyon, bilim insanlarının sayısının azalmasıyla eskimiş ve terk edilmiş gözükmektedir. İstasyonda araştırma yapan bilim insanları: Astrobiyolog Sartorius, Sibernetikçi Snaut ve Fizyolog Gibarian’ın varlığından haberdar olan Kelvin, istasyona vardığında yalnızca iki kişi kaldığını Snaut’tan öğreniyor. Snaut’un açıklamalarından sonra istasyonu gezen Kelvin, intihar ettiğini öğrendiği Gibarian’ın odasına girdiğinde onun kendisini filme aldığı kaseti görür. Bu durum, film içinde film yapısını oluşturuyor.

Kelvin, kaseti izlediğinde Solaris’in Gibarian’ın zihninden maddeleştirmiş olduğu nöronlardan oluşan ziyaretçiyi de görüyor. Sartorius’u ziyaretinde aynı ziyaretçiyi gören Kelvin, uyumak için odasına gittiğinde eski karısı Hari ziyaretine geliyor böylece Kelvin Solaris gezegenini daha yakından tanımaya başlıyor. Kelvin’in karısının ölümünden duyduğu pişmanlık ve utanç, Hari’nin gelmesini sağlıyor. Kelvin başta korkarak Hari’yi gezegenden uzay aracıyla gönderiyor çünkü yüzleşmek istemiyor ve kaçmak arzusu onun yakasını bırakmıyor.

Andrey Tarkovski

Hari’nin ikinci kez gelmesiyle filmin ikinci bölümü başlıyor. Bu bölüm, önceki bölüme kıyasla daha çok manevi boyuta sahip. Gerçeklik, aşk, mutluluk ve ölüm üzerine sorgular üretiliyor. Soruşturdukları ve incelemek istedikleri Solaris gezegeni, bilim insanlarının bilinçaltına girerek onlara ayna tutup kendilerini gösteriyor. Kelvin için film ilerledikçe Hari’nin gerçekliği ve kim olduğu bir önem arz etmiyor çünkü o artık intiharından kendisini sorumlu tuttuğu eski karısına sarılabilir, dokunabilir böylece varlığıyla vicdanını rahatlatabilir. Film, Hari’nin gelmesiyle birlikte: varlık, gerçeklik ve sevgi sorgulamaları üzerinden sevdiğimiz insanları oldukları gibi mi seviyoruz yoksa zihnimizdeki ideal tipi bedenlere mi veriyoruz? sorularına yanıt arar. Hari, Kelvin’le geçirdiği süre zarfınca insan olmaya biraz daha yaklaşıyor.

Tarkovski, seyirciyi sorularla sıkıştırırken istasyonda bulunan diğer iki bilim insanını da tanıma fırsatı kazanıyoruz. Snaut’un bilime ılımlı yaklaşımı ve sanata olan merakının aksine salt bilimle ilgilenen Sartorius yalnızca bilimden ve deneylerden söz ediyor. Snaut düzenlediği doğum günü toplantısında, “Biz yeni dünyalar keşfetmek istemiyoruz, kendi dünyamızın sınırlarını keşfetmek istiyoruz, aradığımız şey bir ayna.” diyerek Solaris’te bulunuş gayesini, Amerikan ekolü haricinde açıklıyor. Faust’un ölümsüzlük arayışına gönderme yapan film de intihar etmiş olan Hari’nin yeniden diriliş sahnesi, Solaris’in bünyesinde ölümsüzlüğü barındırdığına bir işaret fakat kaynağı bilinmiyor.

İnsan İnsana Gerek

İlerleyen sahnelerde Don Kişot eserinden aktarılan uyku tanımlaması Solaris gezegeninin neden uyku esnasında daha aktif çalıştığını açıklar nitelikte. Bilim insanları geceleri uyumamaları gerektiğini filmde birkaç kez tekrarlıyorlar. Çünkü uyku, hepimizi ve bütün insanları eşitler, ancak uyuduğumuz zaman bilinç ve bilinçdışı irtibat halinde olarak benliği oluşturabilirler. Ziyaretçilerin gece gelmeleri de bu neden kaynaklı. Tolstoy ve Dostoyevski’den alıntılarla devam eden sahnede, “Korktuğumuz ve aslında gerek duymadığımız bir ereğin peşinden koşmakla komik görünüyoruz. İnsan insana gerek!” söylemiyle filmin şiirsel niteliği ortaya çıkıyor. Toplantı yapılan yerdeki kütüphanede yeryüzündeki farklı kültürlerden önemli eserlerin bir araya gelmesi dünya taklitinin yapıldığını gösteriyor.

Sanat yönetmenliğinin inceliklerle işlendiği filmde, Tarkovski’nin resim sanatında olan bilgi birikiminin sinemaya aktarılışındaki izleri gözlemleyebilmek için. Yazının başında da belirttiğim gibi dönemin şartlarından kaynaklı olarak kapalı anlatımı tercih etmiş olan Tarkovski: tercih ettiği heykeller, kitaplar ve filmde gösterilen tablolarla anlatımın derinliklerini ayrıntılarla güçlendirmiştir.

Kelvin, filmin sonlarına doğru insanın kurtuluşunun utançtan olacağını belirterek duyguların gerekliliğine işaret ediyor. Yer çekiminin etkisiz olmasıyla başlayan sahnede Yaşlı Pieter Brueghel’in, Karda Avcılar tablosuna odaklanan ve adeta tabloda gezdiren kamera hareketleri, Kris’in ailesiyle kampta çekmiş olduğu filmdeki manzarayı anımsatmaktadır. Solaris’in ona sunduğu annesiyle iletişiminde annesinin yüzünü hatırlayamadığını söylemesinin yazının başında belirtmiş olduğum, Eshilos büstüyle aktarılmaya çalışan baba oğul ilişkisinin pekiştirilmesi ve ata erk düşünüşün üretimi kendisini daha net açığa çıkarıyor.

Andrey Tarkovski

Kadınları filmlerinde kurtarıcı, merhametli ve bağışlayıcı rollerde konumlandıran Tarkovski’nin, Meryem Ana’ya gönderme yaptığını da söylemek mümkün. Filmde sözü geçen Sisifos mitine de kısaca değinecek olursak, Sisifos, mitolojide tanrılar tarafından cezaya çarptırılmış ilk insandır. Yokuştan yukarıya ağır bir taşı sürekli itmek zorunda olan Sisifos, hiçbir zaman yorulmadan cezasını çekmeye devam eder. Çünkü, insan yaşamın anlamsızlığına ve tüm baskılarına rağmen direnmek zorundadır. Filmde de üç bilim insanı onca yıpranmaya rağmen Solaris gezegenine karşı direnmeye devam etmektedir.

İnsancıl Bakış

Solaris biliminin devam edip etmeyeceğine karar verici olarak gezegene gönderilen Kelvin, istasyonda bulunanların aksine Solaris’i düşman olarak görmeyi bırakıp onunla uzlaşmaya çalışır çünkü eski karısını yeniden kazanmak istemektedir. Fakat Hari kendisini bilim insanlarının incelemesi için yeniden intihar eder. Hari için gezegende kalmaya devam ettiğini geçmiş sahnelerde belirten Kelvin, Hari gitse dahi gezegen de kalmaya onun geleceği umuduyla devam eder. Hari’de yapılan incelemeler ile dönüşen Solaris, artık okyanus biçiminde insanların bilinçaltlarındaki arzuladıkları yerleri, adalar şeklinde oluşturur.

Filmin başladığı yere ailesinin evine dönmüş olan Kelvin, başta ısrarla reddetmiş olduğu insancıl bakış açısını savunan babasının yanına gider ve onun önünde diz çökerek sarılır. Evin içine yağmur yağmasıyla ve sisli ortamın oluşmasıyla gerçeği yansıtmadığını anladığımız ve rüya olduğunu ayırt edebildiğimiz baba ve oğulun görüntüsünden yavaşça geriye çıkıldığında, aslında evin Solaris’te, bir adada olduğunu görürüz. Film boyunca çokça duyduğumuz Bach’ın Dünya adlı müziği eşliğinde film sona erer.

Andrey Tarkovski

Teknik açıdan filme değinecek olursak, kurguda tercih edilen uzun kesme aralıkları ve bazı sahnelerde yoğun olarak hissedilen zincirleme geçişleri, zamanda yeniden inşanın yapılanmasını mümkün kılmış. Böylece rüyalar, hayaller ve hafıza filmde birbirine karışıyor. Dünyada canlı renkler tercih edilirken uzayda soğuk, film içinde film olan bölümlerde ve ruhsal karmaşaların üst seviyede olduğu sahnelerde aynı rengin katmanlarının tercih edilmesi, renk paletinin hikayeye hizmet amaçlı kullanıldığını gösteriyor. Kamera çoğu zaman sabit tercih edilse de duruma göre takip sahnelerinin, hareketli çekimlerin ve ufak çevrinme hareketlerinin kullanıldığını söyleyebiliriz. Sahnelerin uzun çekimlerden oluşması, izleyiciyi düşünsel olarak filme katıyor.

Duygu mu, Akıl mı?

Tarkovski, filmi çekme amacını, “Her şeye rağmen son noktaya kadar giden bir kahramana ilgi duyuyorum. Çünkü ancak böyle bir insan zafer kazandığını iddia edebilir.’’ dese de filmin son sahnesinde, baş karakter Kris’in evine döndüğünü ve babasının önünde diz çökerek Rembrandt’ın “Savurgan Oğul’un Dönüşü’’ tablosunu anımsatacak şekilde konumlanmasını göz önünde bulunduracak olursak, yönetmenin insanlık hakkında umutsuz olduğunu söyleyebiliriz. Filmin aksine romanda Stanislav Lem’in tercih etmiş olduğu olumlu hava insanlığın bilinçlendiğini ve kozmosla uyumlu yaşamayı öğrendiğini gösteriyor.

Solaris, Bilim kurgu olarak geçmesine rağmen yazının başında da bahsettiğimiz üzere olgucu bilime karşıt bir görüş olarak sunulmuştur. Film, daha çok felsefe ve inanç üzerine kurulu. Böylece filmlere yönetilen, duygulara mı yoksa akla mı hitap ediyor sorusuna, Solaris üzerinden yanıt arayacak olursak filmin, akla hitap ettiğini söyleyebilmek mümkün. Çünkü seyirciyi bir sorgulama sürecine sokarak filme dahil ediyor.

Bilim kurgu türünde ender örneklerin başında gelen kurmaca, uzun çekimler tercih edilmesine ve durağan yapısına rağmen seyircinin heyecanını diri tutuyor. Tarkovski’nin yönetmenlik hayatı boyunca üretmiş olduğu sekiz filmin arasında bilim kurgu türünde işlediği iki filmden biri olan Solaris, türlerin kapsam alanlarını sorgulama uygulamını etkin kılan bir yapıya sahip.

 

Ayşenur Teke

 

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#
Önceki YazıYalnız Menfaatlerini Sayacak Kadar Hesap Biliyor
Sonraki YazıJavs – 1975
" Yazacaksınız, yanılgı nerdedir, doğrusu ne olabilir; tartışacağız, iyisini elbirliğiyle araştıracağız. Hadi, hazır mısınız? Ben hazırım, ne eleştirmekten korkarım, ne eleştirilmekten; üstelik o çok sevdiğim kusurumu hâlâ düzeltemedim: Fena halde doğru söylerim!.” Atilla ilhan (1925-2005)

Yorumlayınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız