STALİN’E HEDİYE

http://sinemasali.com/wp-admin/admin.php?page=td_theme_panel#

Rus işgali altındaki Kazak bozkırında, yerli halktan gizlenen bir nükleer tesisi, dış dünyaya gösteriş yapmak için görüntülemeye gelen görevlilere Rus komutan, Bizim için sinema, tüm sanatların en önemlisidir, diyor. Stalin’e Hediye filmindeki bu söz, ikinci dünya savaşı yıllarının gazaplı şartlarında dile getiriliyor. Filmin sonunda, emperyalist Rusların nükleer silahıyla, o tesisin bulunduğu bölge itine otuna varıncaya kadar yok ediliyor ama belki de o bölgenin civarında yaşayanlar bile bunu bu filmle henüz öğreniyorlar.

Ocak ayının son filmi olarak izlediğimiz Stalin’e Hediye, bir asır önce, topuyla tüfeğiyle gelerek kendilerine sömürü alanları oluşturan hak yiyicilerin, artık silaha ihtiyaç duymadan sömürü arzularını yerine getirmeye başladıklarına iyi bir örnek oluşturuyor.

Kazak yönetmen Rüstem Abdraşev, Kazakistan Cumuhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in yaşam öyküsünü konu edinen Çocukluk Çağımın Gökyüzü (Balalık Çağımın Asumanı) filminin de yönetmeni. Kazaklar son zamanlarda yüksek bütçeli ve izlenebilirlik düzeyi yüksek nitelikli sinema filmlerini birbiri ardına gösterime sokmada hatırı sayılır bir başarı yakaladılar. Rüstem Abdraşev’den başka Yermek Tursunov, Sergey Bodrov, Ivan Passer gibi sinema dilini çözmüş, belirli bir düzeyi yakalamış yönetmenleriyle ve özgün konularıyla yeni dönem Kazakistan sineması diyebileceğimiz bir akım oluşturdular. Ancak bu akımın yerelliğinin ve özgün Kazak izlerinin üzerine çöken ağır küresel bindirmeler, emperyalist yönlendirmeler, ortaya konan yapıtları birer yaymaca aracı düzeyine indiriveriyor.

Gerek Ruslar ve gerekse batılı sömürgeciler, paylaşımda ortak oldukları kilisenin de katkısıyla, oryantalistler ve misyonerler vasıtasıyla, çıkarlarına uygun sömürü alanlarında gerçekleştirdikleri, ayrıştırma ve bölünmeye zemin hazırlama faaliyetlerinin bir sonucu olarak, istedikleri gibi at koşturdukları bir dünya kurmayı başardılar. Oyunun günümüzde oynanan kim bilir kaçıncı perdesinde, bu kez her yurdun tavşanını o yurdun tazısıyla avladıkları yeni bir yaklaşımı yaşamımıza katıyorlar. Kafa karıştıran, bile isteye kendi bindiği dalı kesmekten keyif alan topluluklar yaratan ve fitnenin egemen olduğu, birinin ötekine düşman kılındığı ama sömürünün sürekli hale geldiği bir dünya düzeni kuruyorlar. Geçmişte, özgelerin zulmüyle zorla M a n k u r t laştırılan topluluklar, günümüzde özlerin çabasıyla, güzellikle K ö z k a m a n laştırılıyorlar. Yani geçmişte Oryantalistler eliyle yapılan dönüştürme ve onu izleyen sömürgeleştirme, günümüzde s e l f – o r y a n t a l i z m diye adlandırılan bir biçimle, suret-i Haktan görünenler marifetiyle gerçekleştiriliyor. Hissiz, acısız ve hatta aklın bedeni terk etmesinin sonucu olarak keyif alınan, farkında olmadan bir kendinden vazgeçme hali bu dönüşüm. K ö z k a m a n, bu dönüşümü yaşayanların, anasına atasına herkesten önce küfredenlerin, diline, dinine, töresine karşı duranların adı. Üzülerek belirtmeliyim ki, hiç birimiz bu etkinin dışında kalamıyoruz ve deliliğini fark edemeyenler gibi hepimiz değişik oranlarda K ö z k a m a n ı z ama farkında bile olamıyoruz. Çünkü bizi ökseye düşürenler bizden.

Stalin’e Hediye, bu neviden bir yönetmenin çektiği kurmacaydı. Stalin zulmüyle bozkırın içlerine sürülen, yok edilen onca kişinin arasından -çoğunluğu Türk soylu topluluklar- seçtiği bir Musevi topluluğunun başından geçenleri, küçük bir çocuğun izleğinde anlatan yönetmen, izlemesi kolay, güzel bir yapım ortaya çıkarmış. Filmi bir Musevi çekseydi ancak bu kadar başarılı olabilirdi dedirten yönlendirmelerin sonucunda, küçük Musevi’nin yaşadıkları, izleyenleri üzüntüye boğuyor. Bu duygu dolu ortamda izleyen, yani kendini filme kaptıranlara, alttan alta ve insancıl bir kılıf içerisinde Yeni Dünya Dininin kodları veriliyor. Yurdumuzda da gözümüze sıkça sokulduğundan, bu kodlar artık çok bilindik geliyor; hepimiz aynı Tanrıya inanıyoruz, önemli olan insan olmak, iyilik yapmak, hoşgörü, empati v.s.

Sinemasalı topluluğu olarak bu türden izlediğimiz pek çok film oldu. Onlardan üçü; Yurt içinden yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun olan Uzak İhtimal, dışarıdan, Tunus kökenli Fransız Nacer Khemir’in Aziz Baba (Bab’ı Aziz) kurmacası ve son olarak izlediğimiz Kazakistan’dan Stalin’e Hediye.

Bu türden filmlerde ortak olan nokta, anlatılanlarda, öykü temelinde hiçbir yanlışın olmaması diyebiliriz. Ancak, filmlerin büyüsünden sıyrılıp bakabilenler için anlatılanların aldatmacaya zemin hazırladığını görmek zor değil. Maksatlı yönlendirmeler, izleyenlerin meşrebine uygun, biri diğerinden yerle gök kadar farklı çıkarımlara neden oluyor ve oluşturulan bu algı, varolan doğruları da değersizleştiriyor. İşin daha ilginç yanı her izleyen filme övgüler düzerken, övgüye dayanak oluşturan değerlendirmeler taban tabana zıt olabiliyor.

Özellikle Aziz Baba filmiyle ilgili farklı açılardan yazılanlar okunduğunda görülüyor ki, izleyenlerin her birinde kendi yürüyüşlerine uygun izlenimler oluşmuş. Film de zaten bunu istiyor, bireye özgü ruh halini kutsuyor. Küresel dayatmalara uygun, ayrıştırmayı kolaylaştırıcı bir etkileşim. Sözde, İslam’ı temize çıkarma niyetiyle yapıldığı açıklanan, karşıtlarına olumlu yanları olduğunu gösterme çabasındaki bir filmle, İslam değerler küresel sahiplerce beğenilsin diye yozlaştırılıyor, dönüştürülüyor.

Aynı yolun yolcusu bu kurmacalarda sevilmek için kendinden vazgeçiş durumunun yansımalarını, ezikliğin ve acizliğin göstergelerini görmek mümkün. Uzak İhtimal’de maskaraya dönen, tutarsız ve kılıksız hale sokulan müezzinin sevimli sevdası da bu türden bir anlatım.

Sanatın, siyasetin kanatları altında olmasını, egemenlerin siyasetine kurban edilmesi olarak anlayanların çoğalması sinemayı aşırı kirletiyor. Sinemaseverler için ürkütücü olmanın ötesinde, sinemanın K ö z k a m a n lar eliyle, nasıl bir ayrıştırma ve fitne aracı haline geldiğinin açıkça görüldüğü bu türden filmler, maalesef son dönemde gittikçe çoğalıyor.

Masallar, menkıbeler, öyküler, destanlar, türküler, binlerce yılın ve deneyimin birikimi olarak yaşamımıza yön verir; duygu, düşünce dünyamızı biçimlendirir ve medeniyetimizi oluşturur diye biliyoruz. Hele ki Türklerin yaşamı, hayalle hakikatin uyumu üzerine kurulu denilse yeridir. Ancak sinema diline bu kadar yatkın bir milletin çocukları, etkileme gücü günden güne artan bu alanın hâlâ etkileneni ve izleyicisi durumunda. Bilgisi, görgüsü, yeteneği, insanlığın yıkık yanını onaracak filmler üretmeye engel değilken, izlediklerimizin etkisiyle kendimizden kopuşumuz, atalar yolundan uzaklaşışımız üzüntü verici.

Ahmet Kömeçoğlu

Yazınız

Yorumlayınız
Adınızı Buraya Yazınız